YAS

(Bir 10 Kasım Rehberi)

İlk defa tanık olduğum o terör saldırısının ilk saatlerinde yirminin üzerinde ölü ve 400 kadar yaralı vardı. O gün arka arkaya yaptığımız ameliyatların dördüncüsünden çıktığımda sonraki günün sabahı ağarıyordu ve yoğun bakım odasında beklerken bir adım sonrasını düşünmeden edemiyordum. İnsan olarak çabam bundandı. İnsan olarak hırsım buydu. İnsan olmanın azametini bir kez daha hissetmiştim.

Bu meslek pek çok şey öğretir. En çok da yaşatmayı. Elinizin altında birisi ölür yada zoraki kurtulursa, bundan sonra sadece yaşatmayı düşünürsünüz.

Ölüm-kalım Meselesi

Bilenler bilir, fuhuş ortamlarının kendine has çok katı kuralları vardır. Eğer bir fahişeyle anlaşmışsanız artık geri dönemezsiniz. Yada anlaştığınız kişiye iade edemezsiniz o kadını. Böyle birşeye kalkışırsanız başınıza neler gelir bilinmez. Sizden çok daha önce karanlığa dönmüş, yüzüne karanlığı almış, karanlığın içine çoktan girmiş bir kaç adamın artık ağzınızı, burnunuzu kırması içten bile değildir. O gecenin en hafif faturası kadınsız kalmak olabilir ancak. Böylece istemediğiniz kadınla aranızda sapasağlam bir bağ kurulmuş olur. Yapmanız gereken şey “aşk”ı yaşamaktır.

Daha beteri karşınızdaki kadın için geçerlidir. Her kadının duygularıyla yaşamak isteyeceği bir eylemi, yine hayatta kalmak ve onu sürdürebilmek için kendisine ne kadar tiksindirici gelse de yapmak zorunda kalmıştır. Para karşılığında bile olsa kimsenin sürekli “tecavüze uğramayı” kabul etmeyeceğini tahmin edebiliyoruz.

Hayatta yaşanabilecek en garip ilişki para karşılığı seks üzerine kurulan ilişkidir. En uzak olan insanla en yakın temas, ne kadar kaçınılmaz hale gelirse, tahammül sınırlarınız o kadar genişler. Ona zarar vermek istemez, mümkün olan en güçlü uyum içinde yaşarsınız bu ilişkiyi. Eğer sorun çıkarırsanız, o kadar hızlı bir reaksiyonla karşılaşırsınız ki, sizi pataklayan adamların suratlarını bile göremezsiniz. Varlıklarından emin bile olamadan ıssız bir köşe başında yada otel odasında bitiverir işiniz.

Anlattıklarımızdan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: “İnsan, sevmese de, hiç benzemese de  diğer bir insanla en yakın ilişkiyi bile kurabilir.” Tamam, doğru; şimdi diyeceksiniz ki “Böyle bir örnek yaşadıklarımızı açıklamaz, biz bu durumda değiliz. Senin anlattığın resmen ölüm-kalım meselesi.” Evet, aynen öyle..

Bizim bu topraklarda kurmak zorunda olduğumuz kardeşlik de ölüm-kalım meselesi artık!

Benzemezliklere olan tutkumuz bizi birbirimizi öldürecek duruma getirmiş. Ölüm korkusunun bile önüne geçmiş hırslarımız. İyice hafiflemiş ölüm. Kural koyucu, zorlayıcı hiçbir özelliği kalmamış. O yüzden yas tutmayan köyümüz kalmadı. Tuttuğumuz yas hiçbir zaman bitmiyor. Müziklerimiz, edebiyatımıuz buram buram yas kokuyor. Ölüyle işi bitmeyenler yas tutar. Ama bizim ölülerimiz bitmiyor! Türkçe ya da Kürtçe olması da önemli değil artık ağıtların. Ölülerden çıkan dumandan karşı taraf görünmüyor!

Ölümün Kıyısında Varoluş Denemeleri

Biz henüz sadece bu kıyıdan bakabildiğimiz için manzaranın nereden daha çirkin göründüğünü söyleyemiyoruz. Yine de bu konuda fikir yürütenler yok değil. Mesela varoluşçuluğun kurucusu Heidegger ölümü yaşamın bir kısmını oluşturan geniş anlamlı bir fenomen olarak görmüş, ölüm-için-varlık düşüncesinin bizi biçimlendirmekte, yönlendirmekte bunun ötesinde yeni bir hayata ittiğini ileri sürmüş. (1) Ve Irvin Yalom’a göre de Heidegger “kendi kişisel ölümümüzün farkında olmanın bizi bir varoluş şeklinden daha yüksek olana geçmeye sevkettiği şeklindeki önemli kavrayışa varmış.”

Ne güzel! Bu kadar şanslı olduğumuzu bilmiyorduk. Dünyanın en boktan ölümlerinin yaşandığı bu ülkede ruhumuz iyice yükselecek demek ki. Ama yine de zorlanıyoruz ölümün zihinlerimizde uçurduğu bilgeliği anlamaya çalışırken. Ölümlerin arasında hayatı anlamlandırmak için bir yer , bir gözenek, aralık bulamıyoruz. Ölüm o kadar pis bir şekilde sıkıştırmış ki herşeyi, kokusuyla kapıldığımız sarhoşluk mu yoksa onların anladıklarını çözmemize engel olan, bunu soruyoruz sürekli kendimize.

İnsanların tersanelerde bozuk para gibi harcanmalarına, hastane köşelerinde basit olanaksızlıklardan ölüp gitmelerine, işkence altında gebermelerine alışamadık. Yirmili yaşlardaki çocuklar nedenini bile bilmedikleri bir savaşta şehit düşerken hayatın böyle olduğunu tahmin etmemişlerdi. Biz de böyle tahmin etmemiştik! Dünyanın güzelliğine kendimizi kaptırmaktan, doya doya çocuklarımızı sevmekten başka bir şey düşünmemiştik. Üzerine titreyerek büyüttüğümüz evlatlarımızın ölebileceğini aklımızdan bile geçmemişti. Ve her biri düştüğünde daha da yalnızlaştık. Her defasında bizim de ateşler düştü içimize.

Anlamakta zorlanıyoruz. Her gün o genç insanların çatır çatır ölmesi bizi hangi mertebeye taşıyor? Heidegger haklıysa bu kadar ölümün içinde biz neden bu kadar insanlıktan uzak, bu kadar değersiz hissediyoruz peki?

Demek ki ölmeyi de beceremiyoruz..

Zaten varoluşçuluk sadece psikiyatristlerin elinde işe yarar hale gelebilirdi. Bu düşüncenin rehberliğinde yazdığı “Varoluşçu Psikoterapi” isimli kitabında ölüm anksiyetesinden söz ediyor Yalom. Ölüm anksiyetesi, ölüm karşısında duyduğumuz korkuları, endişeyi tanımlayan, psikanaliz ve yeni gelişen analitik yaklaşımlı psikoterapilerde daha çok kullanılmaya başlanan bir kavram. Bu yöntemler içinde “ölüm anksiyetesi” ortaya çıkarılarak, terapi alanların temel korkularının ortaya konulması ve bu çözümlemeyle birlikte hayatın da anlamlandırılması amaçlanıyor. O kadar uğraşmaları da fazla aslında. Bizim memlekete gelsinler, anksiyete falan hiç birşeyleri kalmaz. Her ölümde bulunan dramatik öğeleri kendi cesetlerimizle süpürerek ölüyoruz biz çünkü. Anksiyete hissetmek bir şekilde düşünmeyi gerektirir. Ama biz artık ölümü düşünemiyoruz bile. Onu o kadar yoğun yaşıyoruz ki, o kadar içiçeyiz ki ölümle, ona dışarıdan bakıp bu neymiş bile diyemiyoruz.

"Biz ölüm hakkında çoğunlukla olguları konuşuyoruz. Onun bizde yarattığı duyguları, dehşeti değil" diye dert yanıyor Yalom. Ona göre ölüm olgusunun kendisi yok edici ama ölüm üzerinde düşünebilmek, onunla ilgili duygularımızı fark edebilmek, paylaşabilmek, kişiyi zenginleştiren bir tutum. Biz bunu başarabilmek için gerekli olan o ecnebi soğukkanlılığına sahip değiliz. Ama yine de bugün ilk denememizi yapacağız.

Charlie Chaplin annesinin ölüm haberini aldığı zaman yüz ifadesini unutmamak için aynaya bakmış.

Biz de baktık!  

Yas Kültürü

Dünyada lekesi en zor çıkan nesne insandır. Bir insanı kayıp ile başlayan yas da o yüzden, Lindemann’ın kabul ettiği gibi, bir sendrom halini alır. Belleğinizdeki en önemli yere yerleşmiş insan ile ilgili her duyguyu, her ayrıntıyı tekrar değerlendirip hepsiyle tek tek uzlaşmak zorundasınızdır. O kaybı yavaş yavaş kabullenmenin yolu yas tutmaktır. Kaybettiğiniz insanla ilgili düşüncelerden arınmak; zaman içinde bizi o insana bağlayan bağların doğasını değiştirmek için varlık ve yokluk ekseninde sıkı bir kavgaya girer zihniniz.

Kaybı yaşayan birey tekrar tekrar anılara dönerek ve kaybı zihninde canlı tutmaya çalışarak somut anlamdaki kaybı ideasyonel anlamda tamir etmeye çalışır. Zaman içinde birey zihninde yaşadığı ile gerçekte olanın kopukluğunu farketmeye başlar. Bu farkındalıkla birlikte kayba yaptığı ancak somut nesnesi olmayan yatırımı başka nesnelere yönlendirmeye çalışır ve bu, hem kaybın kabulünü hem de bireyin yas sürecini tamamlamasını sağlar” (Clewell 2004, Freud 1917, Koçak ve Çevik 2002).

Yas sürecinin uzunluğu ve patolojik özellikleri elbette yitirilen kişi ile olan ilişkiye göre şekillenir. Hayatta iken öfke duyduğumuz ya da aksine çok bağlandığımız birisinin yitiminden sonra suçluluk, utanma, korku, öfke ve düşmanlık duygularıyla dolu bir zaman olarak geçer yas dönemi. Bütün bu yaşantı ve duygularla yüzleşilmediği zaman hastalıklı hale gelir yas ve bunların yok sayılması gibi tepkiler yasın kronikleşerek patolojik hale gelmesine ve depresyon, psikosomatik hastalıklar, patolojik yas gibi klinik tabloların oluşmasına yol açar. (Volkan 1985, s 271) Normal koşullar altında, Kubler-Ross’un öngörüsüne göre yas süreci sırasıyla inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul olmak üzere beş aşamadan geçilerek tamamlanır.

Yaşam süresinin batı toplumlarındaki gibi belirgin düzeyde uzamadığı, olmadık olayların, hatta düpedüz açlığın, yokluğun ölümlere sebep olduğu bizimki gibi bir toplumda hiç şüphesiz, bir çok travmatik ve patolojik yas yaşanır. Burada çok fazla erken ölüm yaşanır çünkü. “Allah sıralı ölüm versin” denir. Sırasız ölüm çoktur çünkü. En güzel, en anlamlı dualar söylenmiştir bu çelişkili ölümler için. İçimizde derin öfke yaratacak, garip nedenlerle ölür insanlar. Günlük akış içinde bir türlü “engellenemeyen” kazalar, “namus” yüzüne meydana gelen saldırılar, basit hastalıklar sürekli karşı karşıya kaldığımız ölüm nedenleri olmuştur. Azımsanmayacak kadar önemli bir kısmımız yaşamın kendisine sunduklarını yeteri kadar tadıp, “gerektiği zaman” ve “gerektiği gibi” ölme şansına sahip olamaz.

Çok güçlü bir yas kültürümüz olmasına rağmen, iyileşme yönünde yol alamadık yas sürecinde. Ölümlerin bir türlü bitmemesi buna olanak vermedi. Birçok devlet kuran Türkler atalarını yitirdikçe geri döndüler toplumsal yaslarına. Şimdi de topluca tuttuğumuz yastan söz edelim.

Ata Kültünün Önemi

 Kült, yüce ve kutsal olarak bilinen varlıklara karşı gösterilen saygı ve onlara tapınma anlamına gelmektedir. Tarihleri boyunca birbirinden farklı bir çok dinin ve inanç sisteminin etkisi altında kalan Türkler’i belki şimdi bile etkileyen en önemli metafizik olgudur “ata kültü”. Orta Asya'daki en eski Türk topluluklarının inanç sistemleri atalar kültü, tabiat kültleri ve Gök Tanrı kültü olmak üzere üçlü bir din anlayışından oluşmaktadır. Bunlardan atalar kültünün çeşitli eski Türk zümreleri arasında en köklü ve en eski inançlardan birisi olduğu söylenebilir. (Artun)

Atanın öldükten sonra ailesine yardım edeceği inancından doğan, korku ve saygıyla karışık bir anlayıştan oluşan atalar kültü, Budizm ve Maniheizm gibi yabancı dinlerin yayılmasından sonra da Türkler arasında kuvvetinden bir şey kaybetmeden varlığını devam ettirmiştir. (Turan, 1994:110). Hemen hemen bütün Kuzey ve Orta Asya kavimlerinde bulunduğu görülen ve ataerkil aile yapısının bir sonucu olarak yorumlanan atalar kültü, tarihi iyi bilinen en eski Türk topluluklarından Hunlar zamanında tespit edilmektedir (Ocak, 1983:26). Eski çağlarda Orta Asya Türklerinde de bu kültün hayli yayıldığına dair kanıtlar bulunmaktadır (Roux, 1962, Akt. Ocak, 1983:85).

Sadece edindiğimiz yas kültürü açısından değil, en temel ruhbilimsel çözümlemeleri  yaparken de önemli ata kültü. Dinamikleri halen tam olarak anlaşılamamış, en esrarlı konulardan birisidir “babalık”. Sürekli güncellenen sosyolojik ve genetik bulgular daha çok anlam bulmamızı sağlıyor baba kültünde.  Şu “modern” zamanlara bakınca, yaşadıklarımızın tamamen bize ait olmadığını daha iyi anlıyoruz.

Devraldığımız ve biraz daha geliştirip bir sonraki nesile bıraktığımız birikim olarak hayat sadece genetik olarak değil, sosyolojik ve psikolojik yönden evrilerek ulaşmıştır bize. Ve bize düşen, emaneti koruyup mümkün olduğunca süsleyip çocuklarımıza vermektir aslında. Varoluş ve anlam sorunu sadece bizimle değil, atalarımızla da ilgilidir. Anlam simgesel-kültürel’dir çünkü. Çünkü insanın, kültürün, metaforların da aradığı zaten yola çıkmakla yitirdiği şeydir. İnsan hakikati geçmişten gelip kendi hayatını delerek geleceğe uzanan bir uzam içinde bulacaktır. Gerçekleşme süreci artık “tanımlanma” ile eştir ve insan denilen nesnenin tanımlanması şimdiki ve hatta önceki yaşamları da tümüyle kapsayacak zorlu bir uğraşı içerir.

“Kim kimi yönetir?” sorusunun psikanalitik versiyonu şudur: Kim babanın temsicisidir? Siyaset bilimiyse, hep, “Kim Tanrı’nın temsilcisidir?” sorusunu sorup, bir başka düzlemde aynı cevabı aramıştır. (Akal, 1998) Bu iki soruya da aynı cevabı vermek üzere kurulduğu için yüzyıllarca gücünü korumuştur ata kültü. Bugün hala Anadolu’da varlığını sürdüren evliya, dede, baba inanışlarının yanısıra bazı alışkanlıklarımızı da ilkel dinlerde daha önemli bir rol oynayan atalar kültüne bağlayabiliriz.

Ata olmak herkesin harcı değildir tabii ki. Örneğin, Süleyman Demirel, Müslüm Gürses veya Erkin Koray “baba” lakabını bir şekilde alsalar da ata olarak anılmayacakları açıktır. Gerçekten toplumsal düzeyde baba motifi haline gelmek için o toplumun varlık probleminin içinde yer almak gereklidir. Yani ciddi bir “babalık” yapmış olmak şarttır o toplum için.

Süleyman Demirel ve Müslüm Gürses örnekleri komiklik açısından belli bir potansiyel taşısalar da sosyolojik açıdan yeterince güçlü olamayacakları açıktır. “Atalar kültünde ölen her atanın ruhu ve dolayısıyla da mezarı kült konusu olmamakta, yalnızca saygıdeğer olanlar buna erişmektedirler. Bu anlamda "ölüler kültü" ile atalar kültünü de birbirinden ayırt etmek gerekmektedir” (Güngör, 2002, C.3: 264).

Lafı daha fazla uzatmayalım. İyi aile terbiyesi alanlar söylediklerimizi zaten anlamışlardır.

Farklı Bir Analiz Yöntemi           

Geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında genç bir psikiyatristin psikanaliz eğitimi sırasında bunu yarıda kesip  kendi kuramını geliştirmesi sadece kendi meslektaşlarına değil, bize de çok şey öğretti. “Hayat Denen Oyun” isimli kitabıyla ünlenerek Oğuz Atay’ı da etkileyen Eric Berne’ün öğretisi kişiler arası ilişkilerde egonun üç farklı durumu olduğu üzerine kurulu. Ona göre maddenin nasıl üç hali varsa, insan ruhunun da halleri ebeveyn, çocuk ve yetişkindir.

“Transaksiyonel Analiz” bireylerin içinde bulundukları ego durumlarının birbiriyle etkileşimini inceler. Olayları ve psikolojik süreçleri yönlendiren transaksiyonlar sonucunda şekillenmiş bu ego durumlarıdır. Transaksiyon kişiler arasındaki ilişki süreci ve geçişler yoluyla insanların ruhsal konumlarını belirleyen etkileşim olarak tanımlanabilir.

Yaşadığımız her ilişkide ister istemez ebeveyn, çocuk ya da yetişkin rollerinden birisini üstleniriz. Eğer bir öğretmen, komutan ya da müdürseniz daha buyurucu olan ebeveyn tavrı gösterirken, işçi veya öğrenci olduğunuzda emir alır, karşınızdaki kişinin şartlarına koşullanır ve çocuk kıvamına gelirsiniz. Aynı gün içinde bile bu roller arasında geçişler meydana gelebilir. İş yerinde ebeveyn gibi davranan bir yönetici evde karısının karşısında çocuklaşabilir örneğin. Anne ve babasının sözünden çıkmayan bir çocuk okulda arkadaşlarına karşı otorite kurabilir, onlara ebeveyn gibi davranabilir. Hepimiz için açıklayıcı olacak bir örnek daha vermek gerekirse karşı cinsle kurulan duygusal ilişkilere de bakabiliriz. Aşık olan ve talepkar olan kişi yine çocuk rolünü oynarken, gösterip vermeyen onun karşısında zorlayıcı bir ebeveyn gibidir.

Çocuk ve ebeveyn durumundayken de çok faydalı transaksiyonlar gelişebilirse de, iki insan arasındaki en sağlıklı ilişki e yetişkin durumunda konumlanmalarıyla gerçekleşebilir. Eğer karşılıklı olarak ilişkiye giren kişiler yetişkin tavır gösterebilirlerse düşünce ve duyguları birlikte olgunlaştırabilir. Kuramın bu yönünü ise toplumumuzda yaşanmaması ile açıklayabiliriz. Yoğun bir hiyerarşinin her alanda hakim olduğu toplumumuzda bu sağlıklı ilişki türü yok gibidir.

Psikanalitik kuramın temel kavramlarından türeyen ama buna rağmen psikanaliz çevreleri tarafından sunduğu makalelere olumsuz yönde tepki alan Eric Berne’ün 1949 yılında San Francisco Psikanaliz Enstitüsü üyeliğini reddedince Berne’ün psikanalitik kuramdan kopuşu resmileşti. Yine de pratik uygulamada bir çok avantaj sağlayan ve zaman içinde daha değişik uygulama olanakları sağlayan transaksiyonel analiz şimdi dünya üzerinde binlerce psikoterapist tarafından uygulanır hale gelmiştir.

Terapilerinde hikayeleri, mitosları, romanları ve filmleri kullanan Eric Berne’ün kuramı, yazdığımız konu açısından özel bir önem taşır. 1919’dan sonraki gelişmeler sonucunda Atatürk ebeveyn, çevresindeki insanlar ve zamanla bütün halk da çocuk rolünü üstlenmiştir.

Atatürk Tartışması

Şimdiye kadar ne çok şey söylendi ve yazıldı Atatürk hakkında. Bütün bunların sadece bizim değil, toplumumuzun büyük bir kesimindeki açlığı gidermediğini biliyoruz. Şimiye kadar söylenenler Atatürk’le aramızda açık kalan hesabı kapatmaya yetmedi. Belli ki Atatürk ile olan ilişkimizin sorgulanmadığı hiçbir konuşma da Atatürk tartışmasını bitirmeyecek.

Kimimizin çevresinde sürekli küfür edildi Atatürk’e. Bazılarımız biraz sıkıldı heykellerden ve resimlerden. Bir kısmımız ise tapınma noktasına geldik Atatürk karşısında. Bütün hissettiklerimizi bir yana bırakıp sakin sakin konuşalım Atatürk’le aramızdaki meseleyi. Asıl hastalığımızdan, tuttuğumuz yastan söz etmeden önce aramızda nasıl bir bağ var, onu anlayalım.

Atatürk’ün ruhsal analizini yaptığı “Ölümsüz Atatürk” kitabında Vamık Volkan onun ülkesiyle nasıl psikolojik bir bağ kurduğunu ve kaderini memleketinki ile birleştirdiğini anlatır. Atatürk’ün halk ile ilişkisi hem kendisinden hem de toplumsal ihtiyaçlardan kaynaklanan özellikler sebebiyle organik bir hal almıştır. Emre Kongar ise Atatürk isimli kitabında şunları yazar: “...lider ile toplum ve bu toplumun tam bir simgesi olan ulus, birbiri içinde erimişler, tarihe birlikte geçmişlerdir.”

Aslında söyleyeceklerimizi tartışmak için bir cümle yeter bize: “Atatürk, vatanın kurtarılması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında en önemli rolü oynamıştır.” Böylece Atatürk’ü seven ve sevmeyen herkesin doğruluğunu onaylayabilecekleri bir önerme sunmuş oluyoruz. Mutlaka, “daha iyisi yapılabilirdi” diyen, “ne biçim adammış” diyen, hatta “ben daha iyisini yapardım” diyen bile vardır. Kimbilir belki de haklıdırlar. Belki vatanı özgürlüğüne kavuşturmadan da ihya edebilecek kapasitede insanlar vardır ülkemizde. Osuruğuyla bile demokrasiyi kurabilecek yetenekler gözümüzden kaçıyor, hiç farkına varılamadan silinip gidiyorlar belki.

Onlara kötü bir haberimiz var şimdi. Zaman ve uzamla ilgili evrensel yasalar yapacaklarını yapmış, olan olmuştur. Hoşumuza gitse de gitmese de, Atatürk tarihin kendisine verdiği rolü iyi bir şekilde oynayarak “ata” olmuştur. Felsefedeki geriçevrilmezlik (fr. İrreversibilite) kavramı açısından düşünürsek yeterince katı bir gerçeklik çıkar karşımıza. Doğasal, toplumsal ve bilinçsel tüm süreçlerde geri dönmenin olanaksızlığını ortaya koyan geriçevrilmezlik yasası sonucunda Mustafa Kemal’in, Türk Milleti’nin atası haline gelmesi bir sorun ise, artık bunun çözümü kalmamıştır. İslamiyete rağmen padişahların varlığı ile gizli bir şekilde devam eden ata kültü çok önemli bir de psikolojik sonuç ortaya çıkmıştır: psikanalitik olarak baba-oğul ilişkimiz vardır Atatürk’le. Aldığı soy isim bile onun ve toplumun buna bakışı açısından çok önemli ipuçları taşır. Şu durumda Atatürk’ü seven bizler ve sevmeyen herkes yine analitik açıdan kardeş sayılırız.

Böylece son bir ata kültü kurulmuştur. İstemesek de bizim için yaptıklarıyla hepimiz için aynı yerdedir Atatürk. Biz yanlış biliyorsak, bu ulusun varoluş kavgasına girmiş daha büyük bir adam, bir şeyh, bir derviş varsa gidip birlikte öpelim elini muhteremin.

Ama yok maalesef, geçmiş olsun! Şemsiye nereye girdiyse artık, bir daha açılmayacaktır.

Çocukların Varoluş Telaşı

Çocuklar kendilerine özgü kişiliklerini geliştirme ve bireyleşme aşamasında, bebeklikten itibaren anne babalarıyla olan etkileşim ve çatışmalar en önemli kuvvetlerdir. Çocuğun anne veya babayı sağlıklı bir şekilde model seçmesi, çatışmaların da böylelikle uzlaşma ile sonuçlanması sağlıklı kabul edilir. Ruhbilimsel çözümlemede temel olgu olan “ödipal karmaşa”nın baba ile özdeşleşme ile sonuçlanması yas da dahil bir çok ruhsal hastalığın gelişmesini önler. Norman O. Brown’un bunu ödipal nitelikteki “causa sui”, yani "kişinin kendi babası olma" projesi olarak tanımlar.(1959: 127-28) “Bu da aslında, insanın kendi bireyliğini duyurma, kendi damgasını dünyaya basma çabasından, yani temel olarak yaşamına bir "anlam" kazandırma çabasından başka bir şey değildir. Bu durum, tek tek insanlar, yani bireyler için geçerli olduğu kadar, genel olarak insanlık için de geçerlidir.(Brown 1959: 101).

Ebeveynleri ile ilgili çatışmalarda gerekli çözümlere ulaşamayan çocukların varoluş telaşı asla bitmez. Yarı yolda kalınmış bir “hayatı anlamlandırma çabası” içinde büyüyen çocuklar gelecekte kendilerini bekleyen çok fazla ruhsal probleme açık hale gelirler. Söz ettiğimiz problem sonucunda yas da, hastalıkla sonuçlanan bir süreç, bir sendroma dönüşür.

Ölen kişi ile ilişkinin doğası bireyin yas sürecini etkiler. Ölen kişi ile çatışmalı bir ilişkisi olan birey, geçmişte ölen bireyle ilişkisinde varolan “görülmemiş hesaplar”ın da etkisiyle suçluluk duyguları yaşar. Kaybedilene duyulan öfkenin bastırılamaması ve çevreye yönlendirilmesi, kaygı ve çökkünlük duyguları içinde ölen kişi ile olan çatışmaların devam etmesi yası daha komplike hale getirir.

Atatürk için tutulan yas bir yönüyle daha özel bir durum oluşturur. Worden’ın belirttiği gibi, kaybedilenin abartılı bir ego ideali oluşturması, kayıp yaşayan kişilerde zıt duyguları artırır. Terkedilmişlik duygusuyla, kayıp yaşayan kişi çok sevse bile yitirdiği kişiye öfke duyabilir. Daha padişahlarını yeni kaybetmiş insanların bir ölüm-kalım savaşından çıktıktan sonra onların varolmalarına öncülük eden, henüz aralarındaki çatışmaları çözemedikleri atalarını yitirmeleri mutlaka bu yersiz öfke duygusunu da körüklemiştir.

Yasta olan adam başka bir adamdır. Hele de çatışma içindeyken kaybettiği babasının yasında olan kişi, oluşturmak zorunda olduğu modelden mahrum kaldığı ve onunla özdeşleşemediği için sağlıklı bir ruh yapısına kavuşamaz. Yas sürecinde suçluluk duygusuna vurgu yapan Brown’a göre "suçluluk paylaşıldığında azalır; insanlar suçu paylaşmak için toplumsal örgütlenmeye girerler.” Bunu düşünmek bizi korkutuyor ama toplumsal örgütlenme bir paylaşılan bir suçluluk yapısı şeklinde örülebilir.

Atatürk'ü sevmeyen çocukları, paylaştıkları suçu örgütleyerek onun eserlerine zarar vermeye de çalışabilirler. Hatta belki de bunu yapmaya başlamışlardır.

Kemalist Zorlanma

Elimizden kimse kurtulamaz. Bütün çocukların kulaklarını çekeceğiz bugün. Bu hoşumuza gitmese de hepimiz yastayız ve herkes nasibini alacak sözlerimizden. “Çatışmalı ilişki kadar, bağımlı ilişkiler de yas sürecine olumsuz etki etmektedir. Ölen kişi, kayıp yaşayan birey için bir bağlanma figürü oluşturuyorsa, idealize edilmiş bir kişiyse ya da kayıp yaşayan kişinin kendilik değerini artırıyorsa, yas tutan birey kendini yalnız, çaresiz ve kolay incinebilir hissedebilir.”(Mestçioğlu ve Sorgun, 2003)

Kongar’ın dediği gibi, küçük Mustafa, 1881’de dünyaya geleceğine, 1781’de yada 1981’de doğsaydı, Mustafa Kemal Atatürk olamazdı. Atatürk’ün tam zamanında yaşadığını bilmemiz ve ölümünü de kabullenmemiz gerekiyor. Atatürk gibi olmanın belki şimdi işe yaramayacağını, Atatürk şimdi yaşasa, onun da o zamanki gibi olmayacağını tahmin etmemiz gerekiyor.

Ata kültünden boşuna söz etmedik. Bu inanca göre, ataların, öldükten sonra da ruhlarının yaşadığına ve toplumla ilişkilerini koparmadıklarına inanılır. Yine bu inanışa göre, insan ölümle bedenini kaybetmekte fakat benliği daha doğrusu manevi varlığı yeryüzünde kalmakta, geride bıraktığı kimselerin hayatlarını etkileyebilmektedir. Bu insanları ötekilerden ayıran insanüstü yetenekleri ölümlerinden sonra kaybolmamaktadır. (Örnek, 1988: 94-95)

Hala gizlice bağlı kaldığımız ata kültü sebebiyle yasımız belki de Kemalist bir zorlanmaya dönüştü. Beraber yaşadığımız insanları üzdük belki bu bahaneyle. Bazılarımızın Atatürk’e kızmasının sebebi biraz da bu uzamış yas mı oldu? Halimize bakınca bu soruyu çok kolay cevaplayabiliyoruz. Umudumuzu geride kalan destanlarımıza bağlamış, bugünün hayallerini geçmişimizdeki gölgelerden medet umarak gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Onunla ilgili kalıpları bir kenara bırakıp gelecek hakkında özgürce planlar yapamıyoruz. Oysa çağlar ötesinde düşünmeye çalışmak kişileri ne kadar çocukça. Evet bu yas çocuklaştırmış herkesi!

Oysa Atatürk’ün en önemli özelliği bambaşka hayallere sahip olmasıydı. Geleceği, geçmişe bir daha dönmemek üzere apayrı bir olgu olarak kurguladı Atatürk. En çok o zamana uyan, en fazla o koşulların ihtiyaç gösterdiği birçok devrimi de bu sayede gerçekleştirebildi.   

Sevgi acı çekmekle ölçülmek zorunda değildir. Babasız kalan bir ulus için zor da olsa, bu yası bitirmek gerekir. “Her kayıp, eğer doğru dürüst yaşanırsa psikolojik büyüme ve yenilenme için bir araç olabilir.”(Volkan 1993, s 4)

Sonuç

Kaşlarımı suratımın önüne yıkarak bir daha baktım aynaya. Bir türlü olmuyordu. Gözlerimin mavisi, saçlarımın sarısı onunki gibi değildi. Bıyığım hayal ettiğim şekilde oturmuyordu suratıma. Yürüyüşüm, konuşmam, duruşum, gülümsemem; hiçbiri onun görkemli havasını taşımıyordu. Elimdeki resimlere bakıp tekrar denedim. Başıma bir kalpak takarsam olacaktı belki. Veya üniforma giyip bir ata binsem..

Atımdan indim. Kalpağımı çıkardım. Gidiyorum. Gittim..

Kaynaklar

1) Felsefe Dünyası, 200312, Sayı 38, Martin Heidegger Felsefesinde Ölüm Problemi, Talip KARAKAYA* * Yrd. Doç. Dr., S.D.Ü. İlahiyat Fakültesi, Felsefe ve Din Bitimleri Bölümü, Felsefe Tarihi Öğretim Üyesi.

2) Varoluşçu Psikoterapi, Irvin Yalom, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, Ekim 1999

3) Lindemann E (1944) Akut yasın semptomatolojisi ve yaklaşım. Çev. Uslu R. Kriz Dergisi, 1997. 1(2):104-9

4) Freud S (1917) Mourning and Melancholia, Standart Edition, p.243-258.

5) Clewell T (2004) Mourning beyond melancholia: Freud’s psychoanalysis of loss. J Am Psychoanal Assoc, 52:43-67

6) Volkan V (1992) Psikanaliz yazıları. Çev. Çevik A, Ceyhun B. Hekimler Yayın Birliği, s.58-95 

7) Kubler-Ross E (1969) On Death and Dying. New York:Macmillan. 

8) Türklerde İslamiyet Öncesi İnanç Sistemleri-Öğretiler-Dinler, Prof. Dr. Erman Artun

 9) Turan, Şerafettin (1994), Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yayınları, Ankara.

10) Ocak, Ahmet Yaşar (1983), Bektaşî Menakıblarında İslâm Öncesi İnanç Motifleri, Enderun Kitabevi, İstanbul.

11) AKAL, Cemal Bali. (1998), İktidarın Üç Yüzü, Dost Kitabevi. Ankara. 

12) Güngör, Harun (2002), Eski Türklerde Din ve Düşünce, Türkler, C.3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara.

13) Ölümsüz Atatürk Özgün Adı: Immortal Atatürk A psychobiography Vamık D. Volkan- Norman Itzkowitz, Bağlam Yayınları, Ekim 1998

14) Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk, Emre Kongar, Remzi Kitabevi, Ocak 1998

15) Brown, Norman O. (1959), Life Against Death: The Psychoanalytical Meaning of History, Hanover (NH): Vesleyan University Press.

16) Örnek, Sedat Veyis (1988), 100 Soruda İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane, Gerçek Yayınları, İstanbul.

17) Volkan VD, Zintl E (1999) Kayıptan Sonra Yaşam (Çev. Vahip I, Kocadere M). Halime Odağ Psikanaliz ve Psikoterapi Vakfı Eğitim Notları No:1, İzmir, 1999, s.57-77.

 << geri