|
Yapay Kadınlar
Biz
de dokunamıyorduk, öpüp koklayamıyorduk ama çıkıp
sokağa şöyle bir görünce canlı kadınları,
yetiyordu. Ya fazla melankoliden feci sakatlanmış, ya
da yeterince dayak yememiş bu adamların derdini anlayamadık
bir türlü.
Acaba ölü sevicilik miydi bu, yoksa canlılığa
karşı bir sitem mi? Veya bizim
dinamiklerini çözemediğimiz bu hızla
gelişen hiper-gerçek
dünyanın, süper teknolojik,
garip bir toplumun tezahürü müydü?
Bu
bir algılama farkından kaynaklanıyorsa, o zaman
kim
olduğumuzu, ne yaptığımızı en baştan tartışmak gerek.
Nasıl bu hale geldiler, nerede kırıldılar, bilen
bulunmaz! Bu adamların
halini düşündükçe
aklımızı kaybedeceğiz. Acaba, bizim daha eremediğimiz
bir sırra mı vakıf oldular?
Sartre gibi düşünürsek, biz de bütün bu olanlardan
sorumluyuz.
Ve
durumun vahametine bakılırsa, müdahale etmek zaruri hale
gelmiş. Ama, terapi masrafları karşılayabileceğimizin çok
üzerinde tutar.
Bu
acayip konuyu incelemeye başlamadan önce
buradan tüm halkımıza,
yetmiş milyona sesleniyoruz;
yapay kadınlarla, kuklalarla, siborglarla
veya
robotlarla yapmayın.
Çok
tehlikeli olabilir, sonuçlarını bilmiyoruz...
Hiper-gerçeklik sorunu
İnsanın
aklı
dış dünyayla uyumsuzdur. Bizim düşünüp kurduklarımız
çoğu zaman
“gerçek”lerle aramızda çatışma
oluşturur. Diğer
bütün canlılardan farklı olarak aklı geliştiren ve akıl
gücüyle galip gelen ya da mağlup
duruma düşen
insan yine aklı sebebiyle kurtulamaz
hayatın getirdiği
çelişkilerden.
Dünyaya
barış içinde yaklaştığında,
dünya kötüdür. Bir kadına
âşık olduğunuzda, bilmelisiniz
ki o
sizi asla sevmeyecektir.
İnsan en çok, bu uyum bozukluğunu alt etmek üzere
düşünür. Oysa tavşanın, çekirgenin, gergedanın bunu yapmasına
gerek yoktur. “Arizona Rüyası”
isimli filmde, Iggy Pop’un söylediği şarkıda
geçtiği gibi:
“balık düşünmez,
çünkü balık
her
şeyi
bilir.”
Dünyanın en kararsız yaratığı insandır. Tuttuğu silahın
tetiğini çekse mi,
öpse mi o kadını, para
kazanmaya mı çalışsa, ruhunu kurtarmaya mı;
bir türlü karar veremez. Çünkü kafanın içindekiler dışarıyla örtüşmez.
Eğer
dünyayla kendinizi
barışık hissediyorsanız, bizden söylemesi; ortada bir
problem vardır.
Ve
bu problem kesinlikle dünyada değildir!
Hiper-gerçeklik, işte bu uyumsuzluğu
ortadan kaldıran en önemli etken olarak önem taşıyor. Medya
yoluyla oluşturulan ve bizleri gerçeklikten kopararak
yatıştıran yeni yüzyılın uyuşturucusunu, gelin bu kavramı
ortaya atan adamdan,
Baudrillard’dan
öğrenelim.
“Baudrillard için simülasyon, gerçekten ve fiili olarak var
olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi gösterme durumu anlamına
gelir. Hiper-gerçeklik ise; gerçek ve gerçek olmayan
arasındaki ayrımların bulanıklaşmasına işaret eder ve burada "hiper"
öneki, gerçeğin bir model uyarınca üretilmesiyle ortaya çıkan
gerçeğin gerçekten daha gerçek olduğu anlamını
verir.”
"Gerçekten
daha gerçek" sözü etkili olmak için söylenmemiştir. Tarifi
yapılan durumda gerçeğin üzeri öyle örtülmüştür ki, biz
gerçekliği örten kurmacayı esas alırız, gerçekle ilgilenmeyiz
artık.
Yine
Baudrillard’a göre, toplumsal asla varolmadı. Yani,
tarihin her döneminde toplumsal ilişki denilen şeyin
simülasyonlarından söz edilebilir ancak. (Baudrillard, 1983)
Şu
durumda yapay kadınların üretilme ve pazarlama mantığını biraz
anlayabiliriz. İhtiyacın nasıl meydana geldiğini görebiliriz
daha da önemlisi.
Hiper-gerçeklik, yaşantımızı
her
alanda kuşatan, bizim ihtiyacımız
olan değerleri, gerilimi, romantizmi oluşturup hazır halde
sunan düzeneği ifade
eder. Talep edebileceğiniz
her
şey onun içindedir. Talep etmeyecekseniz bile gerekli
arzı
oluşturur veya.
Burada önemli olan bir diğer nokta, oluşturulan bu
kurmaca’nın
kendisiyle oynandıkça büyümesi ve daha da sanallaşarak
etkisini arttırmasıdır. Yani, bir kere aynı düzlemde yer
aldıysanız;
ondan şikayetçi olsanız,
ona
karşı
da koysanız,
güçlenecektir.
Hepimizi etkileyen, umut vaad eden çalışmalar olarak ortaya
çıkan “Matrix”, “Dövüş Kulübü” , “Truman Show” gibi filmler
aslında hiper-gerçekliğin sorgulandığı yapımlardır.
Yine de hiper-gerçeklik bize köydeki muhtarın, aşiretin
reisinin veya sendika patronunun yalanlarından, yaptığı
dolandırıcılıklardan daha çok şey ifade ediyor. Birinde içten
içe kandırıldığımızı, haksızlığa uğradığımızı bilirken, hiper-gerçekçilik’in
kollarında mutlu oluyoruz ve onu talep ediyoruz.
“Kamber'siz düğün olmaz” derler.
Vahşi
hayvanlar gibi,
gerçek’ten
bir parça koparmaya çalışırken,
tekrar, artık belirli bir ismi de olmayan son yüzyılın
tanıdık oyuncusuyla yüzleşiyoruz.
Kapitalizmin “Pandora”sı
Yunan mitolojisinde geçen hikayeye göre Zeus, erkek
insanların başına bela olması için
Pandora’yı
yaratır.
Ve Pandora, tanrıların içini kötülük ve acılarla
doldurdukları kutu ile yeryüzüne gönderilir. Elbette, bu güzel
kadın, merakına engel olamaz ve böylece Pandora’nın kutusu
açılır,
tüm kötülükler dünyaya yayılmış olur.
Kapitalizmin tanrıları
her
gün yeniden ürettikleri gerçeklikle yollarına
devam ettiler. Ve görülüyor ki yapay kadınlara geldi sıra. Bu
cansız “pandora”lar,
hiç
sesleri çıkmasa da, kimin tarafından gönderildikleri
belli;
ana’larının
aksine, sır vermeyecekmiş gibi dursalar da sakladıkları
kutu açılacak.
Ve bu sefer, kutunun içinden çıkanlar daha kötü
olacak!
Bu
garipliğe tanık olabildiğimize göre, sistem bizi de
şimdiden
hazırlamış olmalı.
Şu
durumda, artık bu simülasyon dünyasında, her yeni icadın
anında ihtiyaç haline geldiği bir ortamda bizim de
yapay kadınlardan
edinmemize, belki de fazla bir zaman kalmadı.
Bizim düşündüğümüz anlamda delilik, neden-sonuç ilişkisinin
yıkıldığı
yerde başlar ve gerçekliğin yıkımına kadar ilerler. Yani
önceleri "o kız neden beni sevmiyor?" diye düşünürken terminal
dönemde "Fransa'nın ordularına komuta ediyorum, yine de beni
sevmiyor" demeye başlarsınız.
Size sahip olan, yalan da olsa size neden-sonuç ilişkisi
sunmayan sistem sizi daha kötü bir duruma getirmiştir. Bir
robotla, kuklayla veya adı her neyse,
cansız bir cisimle gezen, dolaşan, konuşup onunla
hayatını paylaşan bir adam için artık gerçeklik kaybolmuştur.
Bu durum klinik olarak belki tanı konamasa da, şizofrenik
özellikler gösterir.
Bu insanların yalnızlığından söz edemeyiz. Yalnızlığı
konuşabilmek için bir insanın içinde bulunduğu beden ve
mahiyeti hakkında normal bir örgütlenmeye sahip olması gerekir
çünkü. Bir adamın taşlarla, ağaçlarla konuşması
onun
yalnız olduğunu değil, sadece delirdiğini gösterir.
“Chat-room”lardan, “facebook”lardan çıkmayan
insanlar olarak, biz de pekala tehlikedeyiz.
Biz
konumuz gereği tehlikeli bir dönemden, yani gidişatın
ulaşabileceği en son noktadan bahsediyoruz
ancak, çeşitli aşamalarla getirildiğimiz
nokta, hep daha az zararlı olabileceğimiz, simulasyonlarla
kontrol altında tutulduğumuz yerlerdir.
Ve aktivasyon süreci tamamlandığında kendimizi
bulacağımız yerler aynı yapay kadınların kucakları olacaktır.
Marx, ilk işbölümünün kadınla
erkek arasında döl verme bakımından yapılan işbölümü olduğunu
söylüyordu. Peki, bu sistemi kuran ve idame ettirenler
Marx’dan aptal mı? Hayır! Ama daha ahlaksızlar. İnsanın ilk
paylaşımını, ilk işbölümünü, ilk aşkını bitirip; kafamızı
kaldırmamızı, soru sormamızı
en
başta önlemiş oluyorlar.
İnsan
ilişkilerinin doğal niteliklerini ortadan kaldırarak, kontrol
altına alan, kendisine yönelebilecek tehlikeyi bu şekilde
ortadan kaldıran
düzeneğin taşıyıcıları yine biz oluyoruz, öte yandan.
Ve bunun idame ettirilmesi için regresyona uğruyoruz.
Regresyon dinamik psikiyatride insanın daha önce geçtiği
aşamaya tekrar dönmesi, oraya gerilemesi şeklinde
tanımlayabileceğimiz bir kavram. Günümüzde artık yetişkin
erkeklerin, gerçeklik duygusu henüz oluşmamış, bebekleriyle ve
arabalarıyla oynayan çocukluk dönemine gerilediklerine tanık
oluyoruz.
G. Lucas’ın söylediği gibi kapitalizm insan ve
nesneyi niteliğinden soyutlaştırıp, özünden ayrıştırarak
estetize edilmiş metalar haline dönüştürüyor.
Yapay kadınlar
zombie’ler
gibi alien’lar gibi hayatımıza sokulup, uyuşmuş
zihinlerimize; o zihinlerin yönetimindeki köhne bedenlerimize
sahip olmak üzere harekete geçiyorlar. Bir istila hazırlığı
bu! Çok geç olmadan kaçıp kurtulmamız gerekiyor.
Bizi
yine sevmenin kurtaracağını
ancak böyle bir belayla karşılaşınca
anlıyoruz.
Aşkın
yokoluşu
Şimdi, aşkı nelerin oluşturduğuna bir bakalım.
O kadar da uzun bir liste yok elimizde. Aşık olacak, onu
yaşayacak birisi,özne; aşık olunacak kişi, yani sevdada konu
edinilen obje ya da nesne ve kendinden geçmeye, baştan
çıkmaya
hazır, her tür çılgınlığı yapacak bir kalp.
Diyelim ki, biz aşık
olmaya hazırız ve
bir
kıvılcım yetecek, tozu toprağa katacağız. Ve yine farz
edelim ki, sanal-manal, uğruna türküler yakılacak, hatta
ölünecek birini de bulduk. Çok güzel...
peki
bu kalp ne yapacak?
Monitörün karşısında
veya yapay bir kadının yanında hangi çılgınlığa
kalkışacak?
Haydi simülatif dağları deldiniz, yolları aştınız.
Sistem, tüm inandırıcılığıyla o hizmeti de sunuyor.
Kavga etmeden aşk olur mu? Neye karşı koyacaksınız, kimle
kavga edeceksiniz?
Bize
arkadaş ve sevgili bulmayı
vaad ederken internet, bizleri bir yandan da tüketilmeye hazır
nesneler olarak kullanır. Her hangi bir
siteye yüzünüzü eklediğinizde,
network,
imgenizi de kullanıp
kurmacayı
yaratmakta kullandığı meta’ların içine,
sizi de almış olur.
MacDonald’s’daki
burgerler veya Starbucks’daki kahveler gibi, servis
edilmeye başlarsınız.
Daha
kolay yolu varken, tehlikeye de atılmak istemezsiniz.
Oysa aşk zor olanı talep eder. Onun doğasında vardır bu. Ne
kadar güvendeyseniz,
ondan o kadar uzaktasınızdır. Kendinizi ne kadar hızlı
harcayabileceğiniz ihtimalinden beslenir aşk. Oysa sanal bir
düzlemde ve bu simülasyonun içinde
buna imkanınız kalmamıştır.
Ne kadar trajik... Ölmek isteseniz bile yapamazsınız!
O
eski, ateşli öpüşme sahnelerini şimdi
bilim-kurgu filmlerindeki uzaylıları seyreder gibi
izliyoruz. Bizim olan herşey, hayali uzantılar halini alıyor.
Bizim dudağımız, bizim elimiz, bizim gözümüz, farelerin düşen
kuyrukları gibi, kendileriyle ne yapacağımızı unuttuğumuz
organlara
dönüşüyor.
Unutmamamız gerekiyordu oysa.
Ferhat’ın
yaptıklarını,
Karacaoğlan
ve Alageyik destanlarını bilmek “enter” ve
“shift” tuşlarının fonksiyonlarından daha önemli olmalıydı.
Çünkü hayata giriş bileti asıl buradadır. Yine hayatın
sunabileceği dönüşümler, kaymalar bu efsanelerde gizlidir, web
sitelerinde değil.
Şiddetten yalnızlığa
Şimdiye kadar olanları düşününce, aslında bu son manyaklıklar
da yakıştı erkeklere. Kadını zaten bir robot gibi,
kukla gibi algılayan, kadına nasıl, nereden saldıracağının
şeytani planlarını yapmış hemcinslerimiz–Allah üreticilerine
zeval vermesin- belki
bu
yapay kadınlarla barış içinde otururlar.
Konuşması
da yasak oldu kadınların, istedikleri gibi hareket etmeleri
de. Günümüze kadar dünyanın neredeyse her yerinde, her
toplumda zaten robot yerine kondu kadın. Yetmedi, bekaret
kemerini geçtik; zevk almasının önlenmesi ve bekaretin
korunması için sünnet bile edildi.
Günümüzde bile milyonlarca kadın Akrika’da,
Ortadoğu’da, Arap Yarımadası ve Güney Asya’da mutilasyona,
yani sünnete maruz kalmaktadır. Yani klitorisleri kesilir,
cinsel organları tahrip edilir.
Canlı olan varlıkları cansız hale getirmektense, zaten cansız
olanlarla anlaşmaya çalışmak aslında daha pratik olmalı. Tıp
bilimleri çok uzak olmayan bir gelecekte, gerçekten bize uygun
kadını üretene kadar biraz zorluk yaşanacak elbette.
Kimbilir, belki birgün tüketmenin şehveti biter ve normal
insanlar oluruz. Birbirimizle tamamlanıp, hırslarımızdan
kurtuluruz. "Doğala özdeş", sibernetik aygıtlara
dönüşmeden farklı bir dünyaya büyütürüz çocuklarımızı.
İnsanın en mutlu olduğu zaman, başkasının şefkatine
sığındığı andır!
Kaynakça
1) Aksu MF, Oral E. Female genital mutilation (A reproductive
health problem of African women): Case report. Cerrahpaşa
J Med
1998; 29 (2): 107-110.
2) Kritik der Freiheitsphilosophie von John Stuart Mill, Ein
kritisches Essay gegen Verwischung der Liebe und Erotik in
der Postmoderne, Postmodern dünyada aşkın
ve erotizmin silinişi üzerine eleştirel bir deneme
3) Steven
Best - Douglas Kellner, Postmodern Teori, Ayrıntı
Yayınları, 1998
4) Simulakrlar ve Simulasyon, Jean Baudrillard, Dokuz Eylül
Yayınları, 1998
5) Felsefe Yazıları, Karl Marx, Hil Yayınları,2005
6) Adicciones. 2008;20(2):149-59. Internet and cell phone
addiction:passing fad or disorder? Sanchez-Carbonell X,
Beranuy M, Castellana M, Chamarro A, Oberst U
7) Dev Psychol. 2008 May;44(3):655-65.Online
communication, compulsive Internet use, and psychosocial
well-being among adolescents: a longitudinal study.
van den Eijnden RJ, Meerkerk GJ, Vermulst AA, Spijkerman R,
Engels RC, Addiction Research
Institute, Heemraadsingel 194, Rotterdam, the Netherlands.
8) http://www.laist.com/2007/09/22/the_other_guys.php
9) Üç
Anadolu Efsanesi, Yaşar Kemal, Yapı Kredi Yayınları, 2008
<< geri
|