|
Wernicke-Korsakoff: Kartezyen
Felsefenin Sonu
2009 sonlarında faaliyete başlayan Wernicke Korsakoff'lular ve
Eski Mahpuslarla Dayanışma Girişimi, Wernicke
Korsakoff’luların barınabileceği ve sosyal aktivitelerde
bulunabileceği bir "Yaşam Evi" için harekete geçti. Bu
kapsamda, 13 Şubatta Kardeş Türküler Müzik Grubu'nun katıldığı
“Çeliğe Su Verenlerle Elele Konseri” ve 8 Mayısta Gorki’nin
“Ana” isimli oyununun gösterimi gerçekleştirildi.
Bu girişim; artık alıştığımız üzere, “gözleriniz iyi görüyor
mu?” ya da “kırmızı giyin, kalbinize de bir şey olmasın”
laflarıyla insanları müşteri/hasta haline getiren sözde
derneklerin çalışmalarından farklı olarak gerçek hastalarla
gerçek köprüler kurmayı amaç edindiği için ve söz konusu
hastalık koskoca bir devrime örnek oluşturduğu için önemli.
Bu yazıda biraz bedenimizi tanımaya, biraz da kartezyen
gözlüklerle yorulmuş zihnimizi dinlendirmeye çalışacağız.
Beden ve İdeoloji
Kendinizi ölene kadar aç bırakıyorsanız, ya akıl sağlığınızda
bir sorun vardır ya da bedeninizin durumu dünyada konumlandığı
koşullarla uyuşmamaktadır. Cümlenin gelişindeki ikinci “ya”dan
sonraki kısım akıl ve beden uyumunun öngörüsüyle birleşiyor
elbette. Sorunun önemli kısmını da bu teşkil ediyor ki, önce
şunları söylememiz lazım: eğer parmağınız tren raylarına
sıkıştıysa ve bu yüzden hızla gelen trenin altında
kalacaksanız parmaktan kurtulmak için çakmak cebinizdeki
çakının kullanılması gerekir. Ayağınız boa yılanının
ağzındaysa cebinizdeki tabancayla yılana ateş ederken
bacağınızı da vursanız doğru bir iş yapmış olursunuz.
Bedeninizi siz yönetmiyorsanız başka bir şeyin kontrolüne
girmiş demektir. Yukarıdaki örnekler beden üzerindeki
inisiyatifi ele almış olan gücü, bedenin bir kısmını feda
ederek etkisiz hale getirmeye yönelik davranışlar. Ama bazen
bu bütün bir beden de olabilir. Eğer bedeniniz sizin uyum
gösteremeyeceğiniz derecede kontrolden çıktıysa yaşamanın
anlamı da kalmayabilir. Dahası; yaşamak mümkün olmayabilir.
Spinoza, “bedenin gücünün ne olduğunu bilmiyoruz” diyordu.
Bunu söylemesinin sebebi bedenin şiddetli bir kontrol altına
alındığını ve bizim olmaktan çıkarıldığını fark etmesiydi.
Yerleşik tarım sistemine geçişle birlikte emek, mülkiyet gibi
olgular iktidarın yaslanacağı zemini oluştururken beden de
kaçınılmaz olarak bu yapılanmanın sağlanmasında kullanılmaya
başlandı. İlk etapta “çalışma” ile insan bedenini kuşatan
iktidar, bedeni emek gücüne dönüştürerek kullanırken bunun
sürdürülebilir olmasını sağlamak için bedenin itaat etmesi
için de gerekli önlemleri aldı. Ortaçağ’da bu doğrultuda
gerekli düzenlemeler yapılmış, beden aşağı bir konuma itilmiş,
bedenin kötülüğüne dair fikirler yeterince yaygınlaşmıştı.
Foucault’nun işaret ettiği şekilde; bedenin, iktidarın nesnesi
ve hedefi olarak keşfedilmesi beraberinde “günah”ın icadını da
getirecek ve bedenin arzularından kaynaklanan günahlarımızın
saldığı korku uzun süre, durumu idare edecekti. Ta ki
Descartes “cogito ergo sum” diyene kadar.
Kişilerin düşünce ve eylemlerinin örtük içeriği olarak
ideoloji, o kadar bulanık bir kavramdır ki, bir ideoloji
sahibi olup olmadığınızı anlamanız bile imkânsızdır. Bedenin
her gün çok yönlü üretimini üstlenen yaşantının kurucu güçleri
tarafından ideoloji de aynı ustalıkla, bedene kendi gelişimini
hissettirmeyecek bir tazelik ve yumuşaklıkla kurulur. Onun
varlığını ne kadar az hissediyorsanız, o derecede
içselleşmiştir. Size ne kadar doğal, sağlıklı geliyorsa, onu o
kadar sahiplenmişsinizdir. Bedeniniz ancak dâhil olduğu
ideolojinin dışına çıkınca – ideoloji içine girdiği bedenden
çıkınca da diyebiliriz- eski şefkati yitirirsiniz. Birden
bedeniniz ve ideolojinin çizdiği sınırlar keskinleşir ve her
iki tarafa da zarar verir.
Burjuva ideolojisinin iki farklı mekanizmayla bedeni hedef
aldığı görülebilir. Bu hem bedene karşı, aklın tahakkümünü
dayatmasıyla, hem de kendi dinamiklerini beden üzerinden
gerçekleştirmesiyle ortaya çıkar. Mevcut düzenin kurulmasında
kullanılan yegâne araç beden olduğu halde, tek taraflı, tek
yöne akan bir ilişkiyle “yönetme” misyonu yüklenen bir beyin,
bedenin özgürleşme yollarını kapatarak çalışmasını sürdürür.
Bedenin edimleri “ülküsel” olması gerektiği oranda ideolojik
hale gelir. Bu şekilde ortaya çıkan beden tek eşli olmayı,
ibne olmamayı, bedenini saklamayı öğrenir. Ne iş yapacağını,
nasıl çalışacağını öğrenir. İtaat edilmesi gereken bütün
kuralları, görenekleri en iyi şekilde öğrenir. Bütün bunların
“organize” edilmesi bedenden yeni bir “organizma”
üretilmesiyle sonuçlanır. Öyle ki, bunlar olup biterken
kendimizi halen bedenimizin içindeymiş gibi hissederiz.
Kartezyen Yanılgı
Orhan Veli “Dalgacı Mahmut” şiirinde başında bir baş,
midesinde bir mide, ayağında bir ayak düşünür. “Ne halt
edeceğimi bilemem” diye biten son mısrasıyla tarihi bir gol
atar ama seyirciye doğru koşarak sevinç gösterisi yapmayı
ihmal eder. Tek kusuru budur. Kimseye bıçak bile çekemeyeceği
belli olan bu adam kuşlar kadar, dağ başlarındaki yabani otlar
kadar rahattır. Ne halt edeceğini düşünmez, önemi de yoktur.
Descartes’in “düşünüyorum öyleyse varım” sözü ise bizim
şairimizin naif tutumu karşısında, Musa’nın Kızıldeniz’i ikiye
ayıran kılıcı gibidir. Beyin-beden, maddi-manevi, soyut-somut
ayrımlarını beraberinde getiren ve daha nice ikiliği çığ gibi
büyüten bir düşünce insanı ikiye böldükten sonra, insanla
ilgili, insanın ürettiği bütün kavramları, yaşanan tüm
duyguları da ikiye bölerken kılıç tutan bir peygamber elinden
çok daha kuvvetlidir.
Nihai açıklamayı getirdiği zannedilerek sahiplenilen "düşünme
sayesinde var olma" fikri öyle bir düstura ulaştı ki, bunun
sonraki uzantıları hep beyin ve bedenin parçalanıp ikiye
ayrıldığı ve hiyerarşik katmanların bu söze dayanarak
oluşturulduğu yönetim anlayışlarına sebep oldu. Beyin denilen
organa beden üzerinde kazandırılan bu tahakküm ahlak
kurallarına, dinlere ve devlete devredilerek; insan
bütünlüğünün bozulmasından kaynaklanan silsile, yaşamın her
alanında geçerli hale geldi. Ne var ki; beyin, bedenin
kullanımında bir tuzak olmaktan öteye gidemedi. Devlet
tarafından belirlenmiş kurallara uyulması, hayatı ahlaki
değerlere göre şekillendirmek, dinler ne söylüyorsa onlara
inanmak da; beyin ve bedenin geri kalanı arasında oluşturulmuş
yapay çelişkilerin zorlanmasından başka bir şey değildi. O
yüzden bu kurumlar hep sorun haline geldi.
Bütün “öteki”leştirme çalışmalarında da temel rolü oynadı
“kartezyen ikicilik”. İyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin,
kadın-erkek, ben-o ayrımlarının sıradanlaştığı bir sistemde
insan bedeninin ideolojik hale gelmesi kaçınılmazdı. Bütün bu
parçalar birbiriyle kaynaşıp ideolojiyi bizzat kurarlar çünkü.
Erkek üstün, kadın aşağılık olur, Türk faziletli, diğer
milletler yozlaşmış, karşı cinse ilgi duyanlar normal,
homoseksüeller sapık. Bu ideolojiye boyun eğenler masumdur,
karşı çıkanlar suçlu. İnsan ikiye bölündükten sonra devlete
devredilmiş, ideolojik beyin hedef haline getirdiği öteki ile
asla uzlaşmaz. Sadece ötekinin bedeniyle uğraşılır. Suçlunun,
kadının, eşcinselin bedeninin beyin tahakkümü altında ıslah
edilmesi lazımdır.
Descartes yola şüphe ile başlayıp, bütün felsefesini şüphe
üzerine kurar ama bu şekilde akıl karşısında tutsak etmeye
çalıştığı beden hiçbir şeyden şüphe duymaz. Rahat bırakıldığı
sürece kendisiyle müthiş uyumludur. Bedenin istediği, ve
gerçekleştirdiği her şey kesinlik, ve kolaylık içinde
gerçekleşir. Vücudumuzda tek bir hücre yoktur ki,
fonksiyonlarını büyük bir rahatlık içinde gerçekleştirmesin.
Beyin ise bedenden uzaklaştığı, iktidara emanet edildiği için
bedendeki her parçayla sorun yaşar. Penisle, vajinayla,
ellerle, ayaklarla, kıçla çatışmaları asla bitmez. Oysa bu
organların veya uzuvların hiçbirinin diğeriyle sorunu yoktur.
Kartezyen iktidar, etkilerini gündelik hayatın her parçasına
sokularak, bedenin tüm işlevlerini yöneterek gösterir.
İnsanları savaşa ve tatil köyüne gönderen aynı kuvvettir ama
ikisine de şüpheye yer bırakmadan karar verebilmek asla zor
olmaz. Hiç kimse de bunu yadırgamaz. Hatta bu yazıyı yazan
kişi ve en özgürlükçü olanlarımız dâhil herkes Descartes'in
önermesinden nasibini almıştır. Eğer bu yanılgıyı tamamen
kaldırıp attığımız bir zaman gelirse, dağ başlarına çıkmış
olacağız ve bir sürü antibiyotik ve ağrı kesici gerekecek.
Ölüm Oruçları
Kartezyen yaklaşımdaki hatayı gören ilk biz değiliz elbette.
En başta çağdaşı sayılabilecek olan Spinoza Descartes’e karşı
çıkarak, ortaya bir özgürlük ve mutluluk felsefesi koyuyordu.
Ona göre zihnin beden üzerindeki etkisinden söz etmek sadece
nedenlerin kavranamamasından kaynaklanan bir yanılsamaydı ve
Descartes, felsefesiyle insanın yetkinliğini anlatmaya
çalışarak, tutkuları baskı altına almayı amaçlıyordu. Beden,
Descartes’te aldatıcı ve değersizken Spinoza’da bilinç
yanılsamanın yeri olarak ortaya çıkıyor ve zihin ve bedenin
karşılıklı etkileşimi vurgulanıyordu.
Biyo-iktidar kavramını geliştiren Foucault, bedeni fiziksel
sermaye olarak tanımlayıp sosyolojisini bunun üzerine kuran
Bordieu, bedeni tüketim nesnesi olarak yorumlayan Baudrillard
gibi düşünürler kartezyen felsefeye karşı koyarken ikici
tutuma karşı üçüncü bir yol daha bulmaya çalışanlar da vardı.
Popper “3 Dünya Kuramı”nda beden ile zihin arasındaki
etkileşim sonucu oluşan Dünya 3’ün araştırmasını yapmayı
öneriyor, Levinas da yine kartezyen ikiciliği eleştirerek
üçüncü taraf/kültür önerisi yapıyordu.
Derrida ve Lyotard’ın yanında Deleuze’un Spinoza okumalarıyla
gelişen yeni felsefe yaklaşımları kartezyen öğretiyi ileri
derecede etkisiz hale getirirken, sinirbilimci Damasio’nun
klinik deneyimlerle de desteklediği “somatic marker hypothesis”
beden ve zihin bütünlüğünü tekrar kanıtladı ve Descartes’in
fikirlerini savunulmayacak duruma düşürdü.
Bütün bu gelişmeler yine beyin yoluyla düşünce tarihine yön
verme çabalarıdır. Adı geçen düşünürlerin hepsi bedeni tekrar
tanımlamaya, ona layık olduğu yeri iade etmeye çalışmışlar
ancak bunu yine beyinleriyle yapmışlardır. Üçüncü bir dünya
daha kurmaya, kültür üretmeye çalışırken dans etmemişler,
hoplayıp zıplamamışlar, yine beyinleriyle zihin-beden
problemini çözmeye çalışmışlardır. Yine beyin, girilen
savaşlardan hiçbir yara almamış eski tahtında oturmaktadır.
Bizim nazarımızda, felsefe yapılacak, yada yıkılacaksa bundan
sonra bu tüm beden kullanılarak yapılacaktır. Buna belki de en
iyi örnek ise sonu Wernicke-Korsakoff hastalığı ile biten ölüm
oruçlarıdır.
19 Aralık’ta gerçekleşen operasyon öncesinde başlayan ve
yaklaşık altı yıl üç ay boyunca süren son ölüm orucu eyleminde
122 kişi öldü ve 600’ü aşkın insan sakat kaldı. Bu eylemlerde
rastlanan en önemli klinik tablo da Wernicke-Korsakoff’tu.
Ölüm orucunun kendi doğasından gelen özellikleri diğer bütün
çözüm yöntemlerini yok sayar. Başka yol kesinlikle
kalmamıştır. Bunun bir sebebi de diğer yolların hepsinin aynı
bağıntı içine sokulabileceği duygusudur. Bu kartezyen
bağıntıdır. Ölüm orucuna giren kişi, karşı olduğu devlet ve
üyesi olduğu örgütlerin iktidarından bedenini
“serbestleştirerek” uzaklaşmak ister. Arthur Koestler’in
dediği gibi ölmek kişiyi aşan bir ülkü uğruna olsa dahi daima
kişisel ve özel bir sorundur çünkü. Ölmek siyaset üstüdür. Ölü
olan beden hiçbir iktidarın kullanamayacağı yegane varlıktır.
Ölülerin imgesi yine ideolojinin hizmetine sokulabilir ama ölü
bedenin kendisi böyle bir özelliğe sahip değildir.
Ulus Baker ölüm orucunu şöyle anlatır: “Ölüm orucunda mahkûmun
bedeni bir savaş alanına dönüşür. Onun üzerinde her türden
kuvvet birbiriyle mücadele etmektedir. İşaretin, çağrının,
beyanın bedenidir o. Varlığın dokunabileceği, erişebileceği,
gezip tozabileceği tek yüzey onun görüntüsü, var olabileceği
tek derinlik onun iç organlarıdır. Bu savaş ne bir örgüt, ne
de devlet tarafından yürütülmektedir. Dolaysızca cezaevinin
mimarisi ile mahkûmun bedeni orada karşı karşıya gelirler,
yüzleşirler. İşte bu beden kendini eritiyor, cezaevinin bedeni
için yok kılarak kazanıyordu savaşı... Zülfü Livaneli’nin “bu
işten Türkiye’nin kazançlı çıktığı” duyurusuna rağmen...”
Ölüm orucunda bedenin kendisi aklın dayattıklarının önüne
geçmiş ve yine kendisini en büyük silah yapmıştır. İşte
böylelikle kartezyen bağıntıyı ateşe verir.
Wernicke-Korsakoff
Uzun süreli açlığın en belirgin ve kalıcı sonucu Wernicke-Korsakoff
Sendromu denilen öğrenme ve hafıza defektlerinin görüldüğü
semptomlar kompleksidir. Ölüm orucu sonrasında bu hastalığın
geliştiği insanlar arasında, dışarıda olup halen kendisini
tutuklu sananlar, operasyon sırasında onca bombanın, silahın
patladığı ortamdan çıkarılan ama bunları hiç bilmeyenler
vardır. Yürüme bozukluklarının yanı sıra kısa süreli hafızanın
da tahrip olduğu bazı hastalar ise anladıkları halde film
izleyemezler, kitap okuyamazlar. Çünkü yaşanan her şey aynı
anda unutulur.
Yaşam biriktirilemezse neye yarar? O zaman yaşamın varlığından
söz edilebilir mi? Hep aynı “anda” takılı olan bir kişi ne
düşünebilir, ne hissedebilir? Hayatınızın bir kısmı silinmişse
ve yeni bir yaşantı da ekleyemiyorsanız, neye göre devam
edersiniz?
Korsakoff hastalarında tek sorun hafıza ve öğrenme kaybı
değildir. Bunlara bir de psikoz eklenir. Bu hastalarda
sekonder hafızanın bilinçli (“explicit”) bileşeni farkında
olarak yaptıklarımızı içermekte ve ağır bir biçimde
bozulmaktadır. Sekonder hafızanın bilinç dışı “implicit”
bileşeni ise korunur, yani daha şizofrenik hale gelinir.
Ölüm oruçları ve beraberinde gelişen sendrom klasik bir
intihar teşebbüsünden daha farklı özellikler taşır ve burada
yapılanın ölmekten öte olduğu pekala iddia edilebilir. Beden
ve beyin arasında gerçekleşen yırtılmalara karşı koyuş,
ikisinin birbirinden kopmasına direnmek ölüm oruçlarında
beynin nihayet yakılmasıyla sonlandı çünkü. Bu Wernicke-Korsakoff
sendromu idi. O insanların hücrelerindeki organeller
parçalanıp, dokuları yavaş yavaş ölmeye başladığında vücudun
çalışma prensiplerine zıt olaylar olurken yeni bir sistem
oluşuyor, yeni devrimler gerçekleşiyordu.
Artık bedeni yok sayamayan beyin, ne yaparsa onu duymaya
başlar. Hormon salgılayan, kan şekerini düzenleyen, besin
metabolizmasını sağlayan, idrarı, dışkıyı üreten nice organ;
hareketleriyle, bozulmalarıyla, birer cephe halini alır ve tüm
bedeni değiştirirler. Doğanın, “içinden çıktığı” toprağın bir
uzantısı olarak beden, dinsel metaforlarda havayla, nefesle
bir tutulan ruhu/aklı eski yurduna dönmeye çağırır şiddetle.
Acımasızdır. O kadar ki, kendisine karşı duyarsızlaşmış beyin
yıkılmaya mecburdur.
"Uyanın, bedenlerinizin farkına varın. akıl yoluyla
kandırılmasına izin vermeyin." diye uzaklardan bağıran
Nietzsche’nin sesi zamanında duyulsaydı belki bu kadar kötü
olaylar yaşanmazdı. Biz ölüm oruçlarını veya Wernicke-Korsakoff
hastalığını övmüyoruz. Kartezyen baskılar sonucunda bedenin ne
kadar güçlü ve yıkıcı tepkiler verebileceğini, ne büyük
trajediler yaşatacağını söylüyoruz. Sadece ölen, sakat kalan
insanlar değil onlar. Bu bedenler Spinoza’nın merakının
cevabıdır. Levinas’ın bulmaya çalıştığı üçüncü yolun köşe
taşıdır. Deleuze’un “kapitalizme karşı” şizofreniyi koyduğu
başyapıtındaki son duraktır. Büyük devrimler insanların
bedeniyle yapılır. Hıristiyanlık dini İsa çarmıha gerildiği
için vardır.
İnsan düşünerek var olmaz çünkü. İnsan, tüm bedeninin bütün
işlevleriyle var olur.
<< geri
|