ŞEYTAN ÇIKARTMA AYİNİ
(İlk Seans)

Muhtarla beraber sağlık ocağına doğru yürürken, özenerek aldığım ayakkabılarım, üzerindeki çamur yüzüne giderek görünmez hale geliyordu. Yeniyetme bir hekimdim ve üzerimdeki sıkıntıyı atmak için konuşmam gerekliydi. Köyün nereye bağlı olduğunu sorunca sırıtarak “doğrudan Allah’a bağlıdır” diye cevap vermişti muhtar. Öyle ya, her şehre inişinde hırpalandıktan sonra acemi köylü adayıyla alay edip keyiflenme sırası ondaydı şimdi. Hem çömez doktoru, hazır kuyruğunu dikmeden biraz sıkıştırmak sonradan işe de yarayacaktı. Köy ilkokullarında okurken benden çok daha zeki ama yeterli imkânı bulunmayan çocukların yaşattığı tedirginliği yıllar sonra tekrar hissetmiştim. Çözemediğim, başa çıkamadığım “köylü aklı” tekrar karşımdaydı!

O gün, arasında yürüdüğüm, duvarları tezekle kaplı evlerin içinde kim bilir neler oluyordu. Birkaç ay sonra, evlendikten hemen sonra öldürülecek olan kız tarhana yapıyordu. “Kanlısını” birkaç sene sonra bulup şişleyecek delikanlı Cuma’ya gitmişti muhakkak. O köyde de, diğerlerinde olduğu gibi insanlar sevişiyordu. Daha birçoklarında hayalimize gelmeyecek güzellikte öyküler yaşanıyordu. Benim reçete yazmanın yanında muhtar ve geri kalan ahalinin zekâsıyla baş etmeyi öğrendiğim o yıllarda Mardin’deki katliamı gerçekleştirenlerin de şüphesiz ki yapacakları hakkında daha iyi fikirleri vardı.

Peki, neler olmuştu? Köyler gerçekten de doğrudan Allah’a bağlı olsa iyiydi, ama aksine, bu işte daha çok şeytanın parmağı vardı.

Şeytan Çıkartma Ayini

Üzücü olduğu kadar karışıktı da Bilge Köyü’ndeki katliam olayı. Getirilen hiçbir açıklama olan biteni aydınlatmaya yetmiyordu. Bilgimizin yetersizliği bizi bir anda çıplak bırakmıştı. Kız meselesi, uzamış kan davası, toprak ve mal sorunu; ne derlerse bu manyakça katliamı açıklayamadı. Olgulara bilimsel açıklama bulamayınca tuhaf işlere girişen ilkel insanlar gibi kalmıştık haberler karşısında. Yaşanan olay fazla kötüydü, bir şey yapmadan da duramazdık. O yüzden, bir “şeytan çıkartma ayini” ne benzese de, yine de yazmaya başladık.

Ortaçağa özgü sayılan bu uygulama garip ama halen var. Bizdeki cincileri, muskacıları geride bırakıp çok ciddi organizasyonlar düzenleyen kurumlar bile var yurtdışında. Şeytan çıkartma ayinleri bu yüzyılda bile işkenceye dönüşüp, ölümlere neden olabiliyor. Son yıllarda gözleri oyulan, uzuvlarına haç çakılarak sakat bırakılan, torbalarla boğulan ve fırınlara atılan insanlar rapor edilmiş durumda. Katolik kilisesine göre meşru bir uygulama ve ABD’de Bob Larson adında bir papaz, binlerce insanın içinden şeytan çıkarttığını iddia ederken sattığı kitap ve cd’lerden dünyanın parasını kazanabiliyor.

Bir çocuğun dipçikle vurularak kafatasının kırılması, her gün birkaç kadının töre, bekâret veya daha saçma bir bahane bulunarak öldürülmesi şeytanın varlığını kanıtlar nitelikte. Biz de, şeytanla anlaşmanın pek kolay ve güvenilir olduğunu tahmin etmediğimizden çıkartıp kovalamayı düşünüyoruz. Umarız, bir defada halledebiliriz. Şimdiye kadar bilimsel olmayan açıklamaların peşinden gitme huyumuz pek olmadı. Şu durumda acemi olduğumuz varsayılabilir. “Benim düşmanım şeytan, benim düşmanım nefsim. En çok nefsime ve şeytana kırgınım.” diyen Hüseyin Üzmez’in de bu konudaki tecrübelerinden faydalanmak istiyorduk ancak bu seansa gelemedi. Biz de kendi başımızın çaresine bakacağız artık.

Her tür safsatacının, şarlatanın televizyonlarda fink attığı bu dönemde ne yapsak garip durmaz. Ama biz bildiğimiz yöntemi uygulayalım yine de. Köye dönüp yazmaya devam edelim.

Köy ve Bilinç

“Haydi hanım uyuyalım da, sabahta erkenden tarlaya gideriz” özdeyişi.. Hayatı sorgulayan nice unutulmaz tarihi sözlere bedel. Köylülükten daha geriye git. Hiçliğe ulaşırsın.. Oysaki “bilinç”.. iki büklüm varlığını mezara sürükleyene kadar tek derdindir senin. Zaten ki ete-kemiğe bürünmüş olmak ruha en büyük acıdır. Bahadır Boysal Leman’daki köşesinde bunları yazmıştı. Descartes ile başlayan düşünerek var olma mitinin köylülükle ilgisini anlattığı için önemli bu sözler. Artık, bilinci toplumsal örüntülerden ayırt etmek mümkün görünmediğine göre hiçlik gerçekten de köylülüğün bir adım gerisindedir. Ne var ki, akıl macerasının köydeki bölümü kısa sürmüştür. Bilincin belli bir kıvama gelip insanı hiçlikten kurtardığı yer tarlanın ortası, ilk yitirildiği yer ise şehre gidecek mahsulün yüklendiği traktörün kasasıdır.

Köyü düşünürken bu bilincin nasıl deşarj olduğunu, etrafa akıp neler yaptığını da görmek lazım. Orada da “tarım” çıkıyor karşımıza. Bilinçle yontulmuş ilk taş parçası toprağı kazmaya başladığında tarım ortaya çıkacak ve yerleşik hayata geçmenin koşullarını oluşturup köyün temellerini atacaktı. Üretim yapmak bilincin sağlam bir tezahürüydü ve artık hep insan beynini zorlayan bir itki olarak kalacaktı.

Köyü, altına rahatlıkla işediğimiz ağaçlarla ve pantolonlarımız dizimizdeyken aradığımız yassı taşlardan daha fazlasıyla; tarihin ilk cinayetiyle hatırlayalım. Öyle rivayet olunur ki; Kabil, kardeşi Habil’i Tanrı’ya adadığı buğdayı kıskanarak öldürmüştür. Bu kötü olay yaşanmadan önce ikisinin de yerleşik düzene geçtiklerini ve toprağı ekmeye çalıştıklarını tahmin edebiliriz. Büyük ihtimalle tarım yaptıkları arazide de tartışmışlar ve kavga da etmişlerdi. Üretim rekabetindeki çatışma büyümüş ve böylece ilk “köylüler” kardeşlerini bile öldürmüşlerdi.

Görüldüğü gibi, köyler ve köylüler her zaman türkülerde anlatıldığı gibi değildi. Tarım ürünleri tüketim fazlalığı yapmaya başlayınca durum değişmişti. Toprak konusundaki anlaşmazlıklar sebebiyle artık hep sorunlar yaşanacak, ülkemizin köylerinde de bu nedenle işlenen cinayetler başı çekecekti.

Şehir: Uygarlığın Başlangıcı?


Her ne kadar, birçok köy toplumun genelinden kopmuş görünse de kendi içlerinde kapalı bir döngüye sahip değillerdir. Köyler şehirlerle ilk bakışta kesinliği çok da fark edilmeyen bir karşılıklılık ilkesiyle koşullanmış özel bir ilişkiye sahiptir. Tarihteki ilk yerleşim yerleri olan köyler şehirlerin öncülüdürler. Ancak, ticari ve düşünsel üstünlük kentlerde yoğunlaştıkça onu takip etmeye başlamışlardır.
Şehirlerin kurulurken değişen ve ekonomik süreçlere egemen olan üretim araçları köydeki doğal insan-toprak ilişkisini bozar ve tarım yapıcı üretim kolu olmaktan çıkar. Prof. Dr. Özer Ozankaya, köyleri ussallaşmamış (=rasyonelleşmemiş) üretim düzenine sahip birimler olarak tanımlamış ve köyler ile toplumsal bütünleşmenin gerçekleşmediğini ifade etmiştir. Bunun sebebi ticaretin tarım ürünlerinin kökeninden uzaklaşması ve köylünün ve tarımın sermayedarların egemenliğinde kalmasıdır.

Jean-Baptiste Say de, bunların üzerine “toprak mülkiyetinin kökeni soygunculuktur” der. İnsanın ruhsal yaşantılarına yön veren, duygusal serüvenlerinin kirden ve günahlardan oluştuğunu yazmamıza herhalde gerek yok. Şu durumda aynı şeyi uygarlık ve toplumun ortak belleği için de söyleyebiliyoruz. Bunların da temelinde kıyımların, suçların, hayale gelmeyecek ahlaksızlıkların olduğunu söyleyebiliriz. Haydi, diyelim öyle olduğunu ispat edemedik; o zaman sadece elimizdeki verilere ve insan doğasının şimdiye kadar bize anlattıklarına bakarak, toplumsal yapının dinamiklerini meşrulaştırmak üzere ortaya konmuş hiçbir açıklamaya inanmadığımızı söylemekle yetinelim.

Nitekim şehirlerimiz temsil ettiği uygarlığın iyi bir halt olmadığını çok güzel ispat ediyor. Köylerimizden şehirlere olan göçe tek taraftan bakarken köyleri geri kalmışlıkla suçlayıp tek sorun olarak göstermek daha kolay oluyor. Kentin içine giren köyler, varoşlarda, gecekondularda kesilmesi gereken tırnaklar gibi duruyor ve bütün bu olanların asıl faili olan sömürgeci şehir düzeni gizlenmeye devam ediyor.


Suç işlemek: Bir iktisadi teşebbüs şekli

Klasik ekonomi mantığına göre toprak, gelir sağlayıcı üç öğeden biri sayılmıştır. Bunlar emek, sermaye ve topraktır. Ancak günümüzde teşebbüs de bu faktörlere eklenen ve bunlarla beraber düşünülen bir öğe olarak çıkar karşımıza. Hatta, insanın zihinsel güçlerinin iyice önem kazandığı son dönemde, bahsi geçen üç öğenin de ötesinde ayrı bir anlam kazanır girişimcilik.

Köyleri, şehirlerle ilişkisi, ticari faaliyetler ekseninde düşününce bütün önemli girişimleri bir suç ekseninde olduğunu daha iyi fark ediyoruz. Suç işlemenin ne kadar kazançlı bir eylem olduğunu duyumsatacak, istemediğimiz kadar örnek var ülkemizde. Artık biliyoruz ki, yargı işlemediği için değil, diğer iktisadi öğelerle çatışma yaratmadığı için hep yapanın yanına kalıyor işlenen suçlar. Her tür talan, her çeşit soygun bir şekilde kitabına uydurulup meşru gösterilebiliyor. En üst düzeydeki yöneticilerin, geniş yetkilerle donanmış isimler yaptıkları illegal işler sayesinde daha birçok avantaj elde ederek yollarına rahatça devam ediyorlar. Ve maalesef, ülkemizde suç işlemek en dolaysız kazanç şekli gibi görünüyor.
Kenti “doğru” yorumlayıp, öğrendiklerini kendince uygulamaya koyanların Bilge Köyü’nde yaptıkları katliam şehirli ağabeylerine herhalde en fazla “eh, ilk başta böyle acemilikler olur” dedirtmiştir. Aklı da sermayesi de başkasının elinde, koruculuğun dayattığı paranoya ile cinayetler işleyen insanların nerede yaşadıkları çok büyük fark yaratmıyor bizce. Aynı katliam İstanbul’un ortasında da gerçekleşebilirdi. Belki şimdiye kadar olmamasını sadece fiziksel koşullar engellemişti.

Sonuçta, Bilge Köyü uzayda olmadığına göre işlenen cinayetlerden hepimiz sorumluyuz demek ki. Rantın büyüklüğü arttıkça insanların yıkıcılığının boyutlarının da artacağından şüphe etmiyoruz. Bizim bütün bu hakkında fikir yürüttüğümüz sorunlar arasındaki ilişkilerin varlığına karşı çıkacak olanlar için özellikle vurgulayalım. Köylerde toprağın üstü kurutulduktan sonra, altlarındaki maden ve petrol için de korkunç hazırlıklar yapılmakta. O vakitler töre ve kan davası adı altında neler olacağını görmekten korkarız çünkü Mardin’de yaşanan olay hınç, kan davası, töre veya cinnet değil, suç kültürü çevresinde oluşan yeni bir yapılanmanın ürünü.
Ve bu durumu anlayabilmek için az bir zamanımız kaldı.


Geri Dönüş Yolu

4 Mayıs günü, 44 masum insanın katili geri dönerlerken köyde nerdeyse ağlayacak insan bile kalmamıştı. Öyle ki, köy yolundaki kavaklar bile ağladı. Yastıklar, yorganlar ve mercimek taneleri ağladı. Bu katiller, geri dönerlerken hayal ettiklerinden çok daha fazlasını tersine çevirmişlerdi. Bir günlüğüne, tarihin, sosyal bilimlerin bütün verilerini altüst etmişlerdi.

Belki olanları daha iyi anlarız diye şehir-köy ilişkisini suç örgütlenmesi içinde anlamaya çalıştık. Halen önümüzü görebildiğimizi söyleyemeyiz. Yazının başlığından da anlaşılacağı gibi, detayları az bilinen çok garip bir olay karşısında şeytan çıkarıyoruz adeta. Konuşmamızı sonlandırmadan önce önemli gördüğümüz son bir soru daha soracağız.
Birçok toplumbilimci sosyal değişmenin başlangıcının daima şehir olduğunu söyler. Köy genelde lokomotif görevi gören şehri takip eder. Köy kaynaklı olduğu sanılan toplumsal değişiklikler bile aslında şehirle alakalıdır. Köy değişime dirençli olduğu için hemen hemen bütün sosyal alışkanlıklar en son burada edinilir ya da bırakılır. Şehirde eskiyen her şey tekrar sadece köyün olur.

Şimdi, Bilge Köyü’ndeki katliamı tekrar bu gözle değerlendirelim. Eğer sosyal bilimlerin güvenilecek bir tarafı varsa iki ihtimalden biri gerçek olmalı. Ya buna benzer olaylar zaten toplumumuzda önceden beri şehirlerde gerçekleşiyordu ve nihayet terk edilmek üzereyken en tutucu yerleşim yerleri olan köylerde görmeye başladık. Ya da tarihte bir ilk gerçekleşti ve köylerden başlayarak yayılacak bir sosyal değişikliğe ilk defa tanıklık ettik. Köy belki de yeniden kuracaktır ve bunu da korkunç suçlar üzerinden yapacaktır.

Birinci ihtimal şimdiden geçerliliğini yitirmiş gibi görünüyor. Umuyoruz ki, ikinci ihtimal de yeterince uzaktadır ve gerçek bir ayin havasında, yani boş ve amacına ulaşmayan bir eylem olarak sonlanır yazımız. Tarih açıklanamayan başka olayları da kayıt altına almıştır. Bunların birçoğu da çok kısa sürelidir.

Diliyoruz ki, bu acı katliam da sosyal bilimler için sadece bir günlük şaşkınlık olarak kalır ve yine ay ışığında tarlaya gitmenin coşkusu olur içimizde
 

 << geri