REGL TERÖRÜ
(kutsallık, cinsellik ve ABD ekseninde terör analizi)

Kadınlar her aybaşında değiştikçe biz de aynı gerilimi taşıdık her seferinde. Sürekli tekmelenen bir köpek gibi şaşkın ve böylesine zıt duygular içindeyken zordu onlarla yaşamak. Bir yandan korkarak sindirmeye çalıştığımız, bir yandan acıklı bir hüzünle sevmeye çalıştığımız kadınlar her aybaşında daha da tuhaflaştılar.

Oysa biz isterdik ki, erkekler de çeksinler biraz. “Yandım anam!” diyerek tuvaletten çıkan hemcinslerimiz olsun. Kahvede, meyhanede, bilardoda arkadaşlarımızı alaya alıp itişe kakışa geçirelim bu günleri. Birbirimizin ensesine vurup “Vay..! Halan mı geldi yine lan!” diyerek şakalaşalım. Yeter ki kadınlar bu kadar üzülmesin ve üzmesindi bizleri.

Köken aldığı Latince’de “korkudan titreme” veya “titremeye sebep olma” anlamlarına gelen “terör” kelimesini TDK Sözlüğü’nde de geçen, “korkutma, tedhiş; korku salma, yıldırma” anlamlarıyla uygun olduğu için, biraz da kadınlara gıcıklık olsun diye  kullandık. Ergenliğe girmemiş kızlarımızı ve menopoz sonrası teyzelerimizi konunun dışında tuttuğumuzda son derece anlamlı bu kelime.

Sperm de dahil, her bir hücrenin vücudu terk edişinin aksine; menstruasyon, yani regl beden bütünlüğünün bozulduğu bir travmadır. Doğumla beraber azalmaya başlayan ve yaşam boyunca yaklaşık 400 tanesi seçilerek kullanılan yumurta hücrelerinin vücuttan her atılışı başlamaya hazırlanmış bir hayatın bitiminin de hüznünü taşır.

Hüzün” kırılgan ve zarif bir duygu ise de, çok küçük bir etkiyle yerini “utanç”a bırakabilir. Ve hiç kuşkumuz yok, terörün köken aldığı en güçlü duygu utançtır! Yazılı tarih boyunca da regl utanca taşınmıştır.

Konuyu bizim gibi kadınlarla yatakta bile kanlı olmayı seven bir toplum için irdelemek daha bir anlamlı, daha bir dramatik, daha bir zor. Çılgınlığın normalleştiği bir yerde isim bile konamayacak bir konu bu. Ve bu kadar çok giz ve karmaşa içerdiği için eğretilerek anlatılacak. Öyle bir konu ki, tıbbi bir dille yazılamayacak.

Yaşam ortamımız ve kültürümüz hem kadın fizyolojisinden, hem de uzantıları günümüze kadar gelen inançlardan kaynaklanan, kadınların içinde gizlice yaratılan binlerce  miti taşır. İçinde bomba patlayan şehirlere benzer kadınlar. Ve dünya da suskun ve korku dolu bir şehir gibi aynı şekilde döner, aynı anlam yönüne savrulur.

Hangi boyutlara ulaştığını ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz regl terörüne her ay en az birkaç gün maruz kalmak yeterince zor. Hiç tecrübe etmediğimiz bir konuda yazmak da cabası… Üstelik, yazdıkça daha zararlı hale gelen bir konu bu.

Bizim özrümüz hiçbir şey söylememek üzere yazmamız...

Beyin: Regl yaşamayan bir organ...

Eğer işlevsel olmayan hücrelerin atılması olarak düşünürsek regl gibi bir durumun beyinde meydana gelmesi hiç şüphesiz korkunç olurdu. Yine de her aybaşında kulaklarımızdan ve burnumuzdan damlayan beyin parçalarını silmek zorunda kalmasak da regl, beyin fizyolojisini güçlü bir şekilde etkileyen bir durum.        

Seksüel fonksiyonların koordinasyonunda temel bir rol oynar beyin. Bunlara üremenin gelişmesi, olgunlaşma ve seksüel davranış biçimleri dahildir. Cinsel istek için çok gerekli olan, birleşmeden önce ve birleşme esnasında beyinde miktarı artan dopamin, cinsel işlevleri yine beyindeki aktivasyonuyla baskılayan serotonin ve GABA, cinsel organları uyardığı ve hatta monogami, yani tek eşlilik eğilimini arttırdığı ileri sürülen oksitosin gibi hücre içi mesajcıları beynin aslında ne kadar yerinde duramayan, kışkırtılmaya açık bir organ olduğunun göstergeleridir.

Genetik çalışmalarda sıkça kullanılan zebra balıklarının (danio rerio) üzerinde yapılan deneylerde beyindeki gen ekspresyonu ve seksüel davranışın memeli olmayan ilkel omurgalılarda dahi ilişkisi olduğu ortaya konmuş; üreme davranışlarının beyin fonksiyonlarının kimyasal yönü ile bağlantısının yanı sıra, primatlarda yapılan çalışmalarda üreme döngülerinin nöral kontrol mekanizmaları ile ilişkileri araştırılmış, over kaynaklı salınan östrojen hormonunun beyin üzerine fonksiyonel etkilerinin önemi açığa çıkarılmıştır.

Gönüllü kadınlar üzerinde, erotik film gösterilerek alınan fonksiyonel MR görüntüleri ile yapılan çalışmalarda kadınlarda ovulasyon ve menstruasyon fazlarında beyin aktivitesinin yoğunluk ve bölgesel olarak farklılıklar göstermesi yine bu güzide organın regl’a kayıtsız kalamadığının ispatlarındandır.

İnsanın temel haz ve duygularının işlendiği, iyi ve kötü olayların hafızamızda depolandığı yer olan; istek, huzur ve heyecan duygularının olgunlaşıp tatlandığı, eş seçimi ve annelik güdülerinin işlendiği “limbik sistem” üzerine yapılan Spect incelemelerinde de menstruasyon öncesi ve sonrasında önemli farklar tespit edilmiştir. Regl sonrası coşkulu, aktif ve sevgi dolu olan kadın ile öncesinde gergin ve hüzünlü kadının doğum sonrası dönemde ve menapoz sonrasında limbik Sistem aktivasyonunda değişiklikler vardır.

Yataklarda dokunduğumuz ten rengi gecelikleri, derinlere saklanan ölümcül şiddetleri ve taşıdıkları anlaşılmaz melankoliyle kadınlar her aybaşında beyinde gerçekleşen karmaşık olaylar sonucunda işte böyle çıldırırlar.

Sadece bu kadarla kalmaz. Ergenlikte ve menopozda geçirdikleri değişimlerle kadınlar hayatlarının her ayında yaşanan döngünün haricinde de başkalaşım yaşarlar. Sürekli değişen fizyolojisi ve ruhsal durumuyla kadın sanki başka bir yaratıktır. Nitekim kadın, düşsel ve düşünsel tarihimiz boyunca bu şekilde algılanmıştır.

Bu bize göre aslında büyük bir zenginliktir. Okuyan kadınlar lütfen alınmasınlar!.

Modern bir sendrom

1981 senesinde Londra’da saldırı, kundakçılık, hırsızlık gibi çok sayıda suç işleyen, psikiyatristler tarafından herhangi bir ruhsal bozukluk tespit edilemeyen bir kadın son olarak bir barmeni bıçaklar. Kızın babasının “suçların 28 günde bir işlendiğini ifade etmesiyle” birlikte konu araştırılır. İşlenen suçların “premenstruel sendrom” ile ilgisi ortaya konarak, mahkeme tarafından şartlı tahliyesi ve progesteron hormon tedavisi uygun görülür.

Craddock vakası olarak bilinen bu örneğin dışında daha birçoğunun yaşanmasıyla premenstruel sendrom 80’lerden sonra yasal olarak da önem kazanır.

Birlikte bulunması anlamlı görülen şikayet ve bulguların “sendrom” adı altında incelenmesi tıbbın biraz da yetersizliğinden ileri gelir. Kadınların menstruasyon dönemlerindeki durumunu tam olarak çözümleyemeyen tıp bilimi, doğası gereği netleştiremediği diğer hastalıklarda olduğu gibi bu alanda da sendromlar üretmeye başlamıştır.

İlk olarak yine İ.Ö. 600’de Hippocrates tarafından bildirilen adet döngüsü ile ilgili ruhsal değişikliklerden, 11. yy’da Troutula ve ilerleyen dönemde başka hekimlerce de bahsedilmiştir. 1931’de Frank tarafından “premenstruel gerginlik sendromu” kavramı ortaya atılmış ve 1950’lerde “premenstrüel sendrom (PMS)”, 1987’de “geç luteal evre disforik bozukluğu” ve 1994’te “premenstrüel disforik bozukluk (PMDB)” psikiyatri jargonuna girmiştir.

Kadınlar tarih boyunca şiddetten uzak varlıklar olarak algılanmışlar ve onların gösterdikleri şiddet altında değişik nedenler aranmış, teoriler üretilmiştir. Çocuk beslemekle, bağlılık ve kırılganlıkla özdeşleştirilen kadının şiddet dolu olması, doğaüstü bir olay gibi görülür. İşte kadınları ayda bir sinirlendiren regl’in düşünsel gelişimde de bu kadar olumsuz bir imge haline gelmesi biraz da bundandır.

Morton ve arkadaşları kadınlar tarafından işlenen suçların %62’sinin regl öncesi dönemde, %17’sinin menstruasyon döneminde ve %2’sinin bu dönemin bitiminde gerçekleştiğini ortaya koymuşlardır. Başka çalışmalarda yine bu döneme ait suçların işlenme oranları %85 ile 92 arasında değişmekte; alkolizm, evlilik sorunları, çocuk istismarı, intihar girişimleri, ve diğer psikiyatrik bozukluklarının bu dönemle ilişkileri rapor edilmektedir.

Premenstruel sendrom, lohusalık depresyonu ve dönemsel disforik bozukluklar, akıl hastalıkları olarak görülmeseler de, yasal olarak “aklın hastalığı” olarak ele alınabilirler. Kanada, İngiltere veya ABD’de ceza indirimi için sebep olabilen bu bozukluklar için henüz ülkemizde örnek oluşturan bir karar verilmemiş olsa da, “davranışlarını yönlendirme yeteneğini azaltan” durumlar kapsamında; belki 5237 sayılı (yeni) TCK’nun 32. maddesine göre değerlendirilerek ceza indirimi için neden haline gelebilirler.

19. yy’da bile hastalık olarak görülen ve halen kadınlarca aynı şekilde telaffuz edilen reglin terör ve suçla ilişkisi ele alınınca durum ayrı bir hassasiyet kazanır.

Suç ve ceza konularını tartışmak için başka bir dosya açmak gerek. Ancak şunu belirtelim; ceza yasalarının temel prensibinin, eylemlerinin sorumluluğunu taşıyan kişileri cezalandırmak olduğunu düşünürsek, ruhsal dinamiklerin hepsi aynı şekilde değerlendirilebilir.

Yani, suç ve ceza’yı  kişilerin bilinç ve sorumlulukları çerçevesinde irdeleyecek olursak, üreteceğimiz düşünceleri suç kavramını tamamen red edecek noktaya kadar ilerletebiliriz.

Terörün korku ve utanç dolu, sorumsuz ve kesinlikle akılsız olduğunu bir daha belirtip, hanımlar daha fazla korkmadan devam edelim.

Kutsal Aybaşı: Havva’nın kızlarına hediyesi

Reed ve Rosenberg gibi araştırmacıların belirttiği gibi; dünyada yaklaşık son altı bin yıldır ataerkil düzen mevcut. Şu anda sahip olduğumuz düşünce, davranış ve inançların neredeyse tümü bu dönemin ürünü. Daha önce, ilkel toplumlarda hakim olan anaerkil düzende kadın doğurgan olduğu için kutsanırken durumunun nasıl değiştiğine ve regl denilen doğal olayın bile nasıl utanç sebebi haline geldiğine bakmak gerekir.

Fizyolojik özelliklerine değindiğimiz regl, kadının yaratılışının anlatıldığı eski söylencelerde farklı yorumlandı. Sümerlerden, eski Mısır, Kenan ve Babil kaynaklarından günümüze kadar gelen inanışa göre regl, Havva’nın cennet bahçesindeki yasak ağaçtan koparttığı elmadan ısırınca uğradığı lanetin kızlarına mirasıdır. Her ay yaşanan bu lanet büyük bir ceza gibi görünse de, suçu da hiç azımsanmayacak kadardır.

Öncelikle Havva’nın işlediği ve Adem ile paylaştığı günah; seksin, üremenin ve dolayısıyla insanlık tarihinin meydana gelmesine sebep oldu.

Eğer Havva ile Adem böyle bir günahın içine girmeselerdi Habil ve Kabil dünyaya gelmeyecekler ve Kabil de Habil’i öldürmeyecekti.          

Eğer böyle bir cinayeti engellemek, insanlığın var olmamasına değer miydi diye soracak olursanız, evet! Bizce değerdi. Irak’da geçen her gün, her saat bu insanlığın varolmaması için iyi bir sebep olabilirdi.

Söylediklerimizi alaycı bir burun kıvırmayla, “fena mı oldu?” diyerek dinleyenleri ABD konusuna gelinceye kadar bekletelim.

Ergenliğin, yani seksüel olgunlaşma ve üreme kabiliyetinin oluştuğunun ilk habercisi; devamlılığının da tek göstergesi olan regl hiç şüphemiz yok, sürekli olarak kötülendi. Sadece bu coğrafyada değil, Avrupa, Amerika ve Afrika’da da regl olan kadınların konuşmaları, dışarı çıkmaları, yemek yapmaları yasaklanmış, menstruel kan ile büyü yapılabileceğine veya bu kan kullanarak erkek davranışlarının kontrol edileceğine inanılmıştır.

Bir çok  kadın bu “doğal” olayı konuşmak istemez ve menstruasyon kadınları kirletmeye veya hasta etmeye devam eden bir tabu olarak yaşanmaya devam eder. En iyi reklamları “orkid” yapsa da sevimli olmaya aday değildir bu konu.

Yahudilik  ve Hıristiyanlık inançlarında da yer bulan ve kökeni yine Sümerler’e kadar uzanan Lilith’in hikayesi baştan çıkarıcı olduğu kadar dersler de içerir. İtaat etmeyen ve şeytan ile işbirliği yapan kadın figürü olarak Lilith erkeklerin kadınlara yönelik geliştirdiği paranoyanın güçlü bir yansıması olarak ortaya çıkar.

Yaptığı haşarılıklarla biz teyzemiz gibi yakın görsek de, Lilith’in kötülüğü işlenerek özellikle kadınlara gereken ders verildikten sonra Havva’nın hikayesinin yazılması ayrı bir incelik taşıyordu. Bizim de suçuna ortak olduğumuz için pek o kadar da üstüne gidemediğimiz; cezayı hak eden ama cennetten kovulmuş olmanın hüznünü taşıyan, acıdığımız kadın figürü bilmem size de tanıdık geliyor mu?

Lilith, Havva’nın yaratılışı veya ismi Kur’an’da geçmemektedir. Kur’an’da yalnızca Adem’in eşinden bahsedilir. Ve biz de önceki dinlerde Havva olarak tanıtılan kadının Kur’an’da atıf yapılan kadınla aynı kişi olduğunu düşünürüz. Ancak Kur’an’da önceki dinlerdeki tutumdan farklı olarak Havva ancak Adem kadar suçlu görünür. A’raf suresinin 22, 23, 24 ve 25; Taha sureinde 120. ve 121. ayetlerde yasak ağaçtan meyva yeme hikayesi anlatılır. Ancak, Havva’nın ağaçtaki meyveyi Adem’den önce yediği, ya da Adem’in yemesine sebep olduğu Kur’an’da geçmemektedir.

Yine de Gılgamış Destanı’ndan tutun, Talmud’dan sonra Zohar’a ve İncil’e kadar uzanan eksende artık ortak bir bilinç oluşmuştur. Dinlerin içine sokularak kutsallık kazanan mitolojik hikayeler kadını farklı bir varlık gibi görmemize sebep olmuştur.

Belki de kadının her aybaşında ve yaşam süresince değişiklikler göstermesi dünyayı algılamak için çok az veriye sahip atalarımız için korkutucu olmuştur. Doğanın getirebileceği tehlikeleri düşünerek aklını yitirmiş eski erkekler ve aynı doğanın içinde, yalnız başına, sessizce kanayan kadınlar bize korkularını da miras bırakmışlardır.

Kadın vücudunun yaratma ve yok etmesindeki espri anaerkil dönemin bitmesiyle yitirilmiş, kadın ne kadar “kadınsı” olursa o kadar tehlikeli ve hatta ölümcül; erkeğe yaklaştıkça ise “delikanlı” ve güvenilir olmuştur.

Kültürümüz üreyebilen kadınlara karşı oluşan paranoyalarla yazıldığı için menapozdaki kadın daha olumludur her zaman. Yani ki erkektir ya biraz daha… O yüzden bizim böyle mert ve yaman Aliye Rona’mız vardır.

Kadının, kültürün görünmeyen kanallarıyla öğrendiği sığınma ve suçluluk duygularını, sevgiyi ararken bunları nasıl taşıdığını anlatmak için de başka bir dosya hazırlamak gerek. Ama şunu bir kez daha söyleyelim; yaşananlar hüzünlüydü aslında. Her aybaşında cennetten kovulmanın hüznü hatırlandı. Toprağa döndü yüzünü kadın.

Toprak o zamandan beri “Toprak Ana”...

Metaformik Çılgınlık v.s. Mitolojik Çılgınlık

ABD’li bir kadın şair tarafından ortaya atılan bu teoriyle ilk olarak karşılaştığımızda, okuduklarımızın eğlenceden öteye gitmeyeceğini düşünsek de; zaten bahsettiğimiz şeylerin çılgınca olduğunu göz önünde tutarak ilginç tespitler sunan bu teoriye de değinmek istedik.

Judy Grahn adında ABD’li bir şairin ortaya attığı ve isimlendirdiği metaformia çoğunluğu kadın olan bir grup yazarın hayatı ve kültürü anlamakta menstruasyonun ana eksene yerleştirilmesi ve insan bilinci ile ilgilendirilmesini öneriyor.

Bilginin kaynağı ve kapsamı açısından, yani bilgi felsefesine katkı olarak  menstruasyonu ön belirleyici olarak ortaya koyup“bildiklerimizi nasıl biliyoruz, ve bu insanları diğer hayvanlardan farklı bir yere koyuyor mu?” diye soran Judy Grahn cevapları menstruasyon ile vermeye çalışıyor.

Metaformik düşünceye göre evrimin nesiller boyu devredilen ritüellerden etkilenerek ilerlediği düşünülüyor. Ve eski toplumlardan bu yana; menstruasyonun kültürü derinden etkilediği, bugünkü bilgeliklerimiz ve davranışlarımızın bu bakış açısıyla değerlendirilmesi gerektiği ileri sürülüyor.

Teoriye göre; atalarımız menstruasyonu yeni bir canlı oluşmasıyla ilişkilendiriyor ve yaratıcı kapasite şeklinde yorumlayıp algılıyorlardı. Menstruasyon da bütün insan kültür ve bilincinde temel rol oynadı. Yaratılış mitleri karanlık ve sabitlik ile başlayıp ışık, su, dünya, gökyüzü gibi bilinen formları kullanarak devam ederken; metaformia teorisinde bilgeliğe ulaşacak bir bilinç için ise başka formlara ihtiyaç olduğu düşünülerek, menstruasyon ve onun ritülleriyle ilgili olan bu formlar metaform olarak adlandırılıyor.

Evrimsel bir bakış açısıyla menstruasyonun, kadının izolasyonu, güçsüzlüğü veya günahkarlığı yerine dayanışma ve zekasını ortaya koyduğunu savunan teoriye göre dış dünyayı algılamadan önce atalarımız o kadar parlak bir görüş veya bilgiye sahip değillerdi. Dünyayı tanıyıp anlamaya başlamadan önce kendi içsel kurallarına ve dinamiklerine göre yaşayan insanlar bilinçöncesi bir yönelimle dünyayı bir kaos ve korku ortamı olarak gördüler. Hareket ve dil yetenekleri gelişen primatlar ise kültürü oluşturmaya, alet kullanmaya başladılar.

İnsanlar bu şekilde gittikçe metaformik bilinçleri olan yaratıklara dönüştüler. İnsanlar diğer hayvanlardan farklı olarak yaşanılan olayları dış faktörler ile de ölçme ve o şekilde düşünme yeteneğine sahiplerdi. Bu şekilde hayvanların bilinçlerinden farklı olarak insan dış dünyada oluşan kültür ile bağlantılı bir metaformik bilince sahip oldu. Menstruasyon tam bu noktada önemli bir belirleyici oldu.

İsmini “metafor” yani, eğretileme kelimesinden alan teorinin kurucusu, Judy Grahn’a göre bir metafor sadece bir tanımlama aracı değildir. Bazı metaforlar fiziksel forma dönüşebilecek kadar güçlüdürler. Tarihsel olarak insan kültürü bir çok olguyu değişik amaçlar için kullanmıştır. Etrafımızı saran ve tüm hayatı anlamamızı sağlayan metaforları düşününce, antropolojini ve mitolojinin temelinde menstruasyonun olduğu görülür.

Bununla bağlantılı olarak metaform, menstruasyon ve mental prensipler, yani insan aklı arasında bağlantı kuran araç olarak görülmelidir. Bir metaform fiziksel hale geçebilen bir fikirdir veya dönüşümlü olarak menstruasyonu kapsayan bir fikri taşıyan fiziksel formdur. İnsan zihninin kaostan uzaklaşıp bilinç sahibi olmasını sağlayan ve yaratılış hikayeleriyle kültürün temel elementlerini oluşturan metaformlardır.

Judy Grahn bilinç ve menstruasyon kavramlarını ilişkilendiriyor. Teorinin detaylarını açıklarken de ataerkil kültüre, onun en çok faydalanabileceği şeyi sunuyor. Regli kurban ritüellerindeki mantıkla paralel olarak ve “Tanrı’nın kan isteği” ne bağlayarak kutsallaştırıyor.

Henüz kelimelerin bile olmadığı bir zamanda, her aybaşında vurulmuş gibi kanayan kadından söz ederken, Tanrı’nın kan akıtma isteğinden söz ederek tüylerimizi diken diken eden “metaformik çılgınlık”, yine de “mitolojik çılgınlık”tan daha zararlı görünmüyor.

Bizim bu teoriyle ilgili en çok dikkatimizi çeken sadece bunlar değildi elbette.   Sıradaki ilginç görüşleri ortaya attıkları için yine de boçluyuz bu teoriye... 

ABD terörü = Regl Terörü

Biz Malazgirt’den beri kadınları hiç bu işlere karıştırmadık. At ve silah varsa o da gerekliydi ama Çinli gelinlerden sonra biraz olsun boyumuzun ölçüsünü almıştık.

Fakat metaformik teoriye göre erkekler kan dökme eylemini, menstruasyona imrenerek ve kadının yaptığı kültürel gelişmeye özenerek geliştirmişlerdi.

Erkek için de kan dökme eylemi gerekliydi.

Kültürel evrime bakıldığında düzenli kan dökmek dönüştürmenin, tedavilerin, geleceği görmenin, olgunluğun, bolluğa ulaşmanın, dayanışma ve doğayla ilişkiye girmenin temel aracı idi. Sevgiyi, seks ve aileyi, kariyer kazanmayı da sağlayan yegane metod olarak görüldü kan dökmek. Ve bunlar gittikçe daha yüksek bir seviyede ritüelize olmuşlar; toplumların, milletlerin gururla yaptıkları savaş eylemlerine dönüşmüşlerdi.

Zamanla, menstruasyonun daha uzak etkileri; sivillerin öldürüldüğü ve gücün bu şekilde sağlama alındığı savaşları tetikledi.

Savaş kendisine dahil olan insanların bedenlerini ve ruhlarını parçalasa da, ırkçılığın devam etmesini sağlasa da, kazanılan zaferlerle beraber halen bütün ülkelerin tarihinde ana ekseni oluşturan en önemli olaydır. Kadınların doğa ile ilişki kurduğu menstruasyon ile benzer olarak savaş da yaşam umudunu yok etmeye yönelik en güçlü araçtır.

Menstruasyonun en önemli kültürel belirleyicilerinden birisi ay ile bağlantısıdır. Şimdi konuya bu gözle bakalım ve ABD’nin yaptığı savaşların regl ile ilgisi var mı görelim.

Aylık döngü 30, 29, 28 veya 27 günlük olarak düşünülürse ortalama olarak 28 sayısı temel alınabilir. Judy Grahn’ın yaklaşımında 28 günlük döngüler Amerikan tarihi düşünülürken 28 yıl olarak ele alınmış ve yapılan hesaplamada Dünya Ticaret Merkezi’ne 11 Eylül 2001’de yapılan saldırı nirengi noktası olarak alınmıştır. Aşağıda kendisi tarafından yapılan hesap cetvelini olduğu gibi aktarıyoruz:

             2001: World Trade Center and Pentagon attacks and
                        U.S. engagement with         

                       “War on Terrorism” - 28 =

            1973: Vietnam War (ended in 1975) - 28 =

            1945: End of WW II - 28 =

            1917: Beginning of U.S. engagement with WW I - 28 =

            1889: - 28 =

            1861: Beginning of Civil War - 28 =

            1833: - 28 =

            1805: - 28 =

            1777: Revolutionary War (1775-1883)

ABD tarihindeki 5 önemli savaşın öngörülen döngülere uyması ile cesaretlenerek daha da araştırma derinleştiriliyor. Yukarıda karşılığı boş kalan 1889, 1833, 1805 yılları da acaba 28 yıllık döngülerimizde anlam taşıyor mu? Bu yıllar veya bunlara yakın yıllarda önem taşıyan kanlı olaylar olmuş muydu?

Bu şekilde bakılınca 1805 boş kalmış gibi görünüyor. Oraya da Afrikan-Amerikan bağımsızlık savaşı ve diğer çatışmalar eklenince liste tamamlanıyor ve tablo eksiksiz hale geliyor:

            2001: World Trade Center and Pentagon attacks
                      and U.S. engagement with

                      “War on Terrorism,” U.S. wars in Afghanistan and Iraq

            1973: Vietnam War (ended in 1975)

            1945: End of WW II

            1917: Beginning of U.S. engagement with WW I

            1889: Wounded Knee (1890)

            1861: Beginning of Civil War

            1833: Nat Turner Slave Rebellion 1831; Choctaw relocation 1830-33;
                      Battle of Alamo

            1835-1836, U.S. vs. Mexico 1830-36

            1805: End of U.S. naval involvement in Barbary Wars;
                      reprisals against an 1800 slave rebellion.

            1777: Revolutionary War (1775-1783)

Teoriye göre, erkeklerin kan dökmeleri bir çok kültürde menstruasyonla bağlantılı görülmüş. Avcılık yine menstruasyon ve ay ile bağlantılı olarak düşünülmüş.

Ataerkil düşünce ve inanç sistemleri menstruel kutlama ve törenleri baskılarken; sünnet, şehitlik, çarmıha gerilmek, işkence ile ıstırap çekmek yüceltilmiş ve erkeklerin kan dökmesinin olumlandığı kültürler oluşturulmuştur.

Yukarıda geçen tablonun dışında kalan Kore Savaşı ve Saint Juan Hill Savaşı yine ilginç bir şekilde, 1898 ve 1954 tarihleri ile 28 yıllık bir periyod çizgisini takip ediyor.

ABD’yi kadın olarak düşünmek durumu her yönden daha da korkunç hale getiriyor. Uysalken bile anlaşamadığımız bir kadının, kanarken verdiği kızgın soluğunu özellikle bu coğrafyada daha fazla hissediyoruz ensemizde.

Kutsallığa sığınarak cinayetlerine devam eden ABD’nin menopoza girmesini beklemek en gerçekçi çözüm gibi görünüyor.

Sonuç

Ne zaman kadından söz etsek böyle dağılıyoruz işte. Biraz daha konuşursak en son durum neydi, biz de unutacağız.

İyi kocalar ve babalar olmak üzere yola çıkıp işin içine eden, terör denince öncelikle aklımıza gelen kadın ve çocuk katili hemcinslerimizden laf açılmadı bir türlü.

Durduramadığımız savaş ritüellerinin bile faturasını yine kadına çıkardık. Adem ve Lilith’den bu yana kadıları neyin kızdırdığını, bunun nasıl felaketlere yol açtığını anlamaya çalışırken ABD’nin garip kadınsı suratıyla karşılaştık dosyamızda.

Amacımız zaten tarih boyunca suçlanmış kadınlara aynı şeyi yapmak değil, devam eden yanlış anlayışa dikkat çekmek.

Yeterli değil elbette!

Çaldıklarını götürmeyi unutan bir hırsızın üzüntüsü var içimizde.


Kaynaklar

1)Neurosurgery. 1979 Jul;5(1 Pt 1):63-70. Neural control of reproduction. Antunes JL.

2)Acta Obstet Gynecol Scand. 2002 Jul;81(7):617-22. Longitudinal study of menopause and sexuality.McCoy NL.

3) Comp Biochem Physiol A Mol Integr Physiol. 2008 Mar;149(3):314-24. Epub 2008 Jan 17. Sexually dimorphic gene expression in the brains of mature zebrafish.Santos EM, Kille P, Workman VL, Paull GC, Tyler CR.

4) Exp Brain Res. 2006 Sep;174(1):101-8. Epub 2006 Apr 8. There are differences in cerebral activation between females in distinct menstrual phases during viewing of erotic stimuli: A fMRI study.Gizewski ER, Krause E, Karama S, Baars A, Senf W, Forsting M.

5) Kur’an-ı Kerim Meali, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk,Yeni Boyut, İstanbul 1998

6) J Clin Psychiatry. 1988 Dec;49(12):498-502. Premenstrual syndrome: a view from the bench.Benedek EP.

7) J Neurochem. 2008 Apr 17 Steroid-induced sexual differentiation of the developing brain: multiple pathways, one goal. Schwarz JM, McCarthy MM.

8) J Sex Res. 2007 Nov;44(4):359-69. Genetic and environmental effects on sexual excitation and sexual inhibition in men. Varjonen M, Santtila P, Höglund M, Jern P, Johansson A, Wager I, Witting K, Algars M, Sandnabba NK

9) Lancet. 1980 Nov 15;2(8203):1070-1. Cyclical criminal acts in premenstrual syndrome. Dalton K.

10) Muazzez İlmiye Çığ, Kuran, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni, 2. Baskı, Kaynak Yayınları - İstanbul 1996

11) Robert Cooper, The Inquirer’s Text Book, Being Substance of Thirteen Lectures on the Bibel, Boston 1846 , p. 110

12) Recurrent brief depression and personality traits in allergy, anxiety and  premenstrual syndrome patients: A general practice survey W. Robert Williams1ACDEFG, Jonathan P. Richards1ABDEG, Jamal R. M. Ameen2ABC, Julie Davies1ABCDF  © Med Sci Monit, 2007; 13(3): CR118-124

13) Legal implications of premenstrual syndrome: a Canadian perspective Eugene Meehan, LLB, LLM, LLB, DCL Katherine MacRae, BA, LLB CMAJ, VOL. 135, SEPTEMBER 15, 1986

14) Altered autonomic nervous system activity as a potential etiological factor of premenstrual syndrome and premenstrual dysphoric disorder Tamaki Matsumoto*1, Takahisa Ushiroyama2, Tetsuya Kimura3, Tatsuya Hayashi3 and Toshio Moritani3 BioPsychoSocial Medicine 2007, 1:24 doi:10.1186/1751-0759-1-24

15) DÜŞÜNCE TARİHİ/Orhan Hançerlioğlu, Birinci Basım: 1970, Altıncı Basım: Eylül, 1995, Remzi Kitabevi

16) Women in Islam: Analytical study, Asma Salih Al-Shorepy, E-mail: 200540022@uaeu.ac.ae Wolfgang Bialas, Philosophy, E-mail: W.Bialas@uaeu.ac.ae

U.A.E. University, Al-Ain, P.O. Box: 17555, U.A.E.

17) Article for Metaformia: A Journal of Menstruation and Culture Shedding Old Skin : A Search For New Origin Stories, By Luisah Teish

18) Gorski RA. Development of the cerebral cortex: XV. Sexual differentiation of the central nervous system. J Am Acad Child Adolesc Psychiatry 1999; 38: 344-346

19) Olesen KM, Auger AP. Sex differences in Fos protein expression in the neonatal rat brain. J Neuroendocrinol 2005; 17: 255-261

20) Argiolas A, Melis MR. The role of oxytocin and the paraventricular nucleus in the sexual behaviour of male mammals. Physiol Behav 2004;83: 309-317

21) The Emergence of Metaformic Consciousnessby Judy Grahn Adapted from her book Blood, Bread and Roses: How Menstruation Created the World First published by Beacon Press, Boston, 1993.

22) İncil, The New Testament in Turkish, United Bible Societies, 1990. Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1993

23) 752 Mondriaan: Lilith and Eve – wives of Adam OTE 18/3 (2005), 752-762 Lilith and Eve – wives of Adam, Marlene E Mondriaan (UP)

24) PREMENSTRUAL SYNDROME, (PMS) IN THE COURTROOM, Dr Patricia Easteal Senior Criminologist, Australian Institute of Criminology, Canberra

25) D'Emilio, J. 1985, 'Battered woman's syndrome and premenstrual syndrome: a comparison of their possible use as defenses to criminal liability', St. John's LawReview, vol. 59, Spring, pp. 558-87.

26) D'Orban, P.T. 1983, 'Medicolegal aspects of the premenstrual syndrome', British Journal of Hospital Medicine, vol. 30, no. 6, pp. 404-9.

27) Easteal, P. 1991, Women and Crime: Premenstrual Issues, Trends and Issues No. 31, Australian Institute of Criminology, Canberra.

 << geri