|
Fare Adam
(CERN’deki deney ve bizim deney: karşılaştırmalı analiz)
Tarihin en büyük deneyinin planlandığı Avrupa Nükleer
Araştırmalar Merkezi’nde (CERN) bazı aksilikler olmasaydı
şimdi yazmaya çalıştığımız konu üzerine daha pek çok şey
söyleyebilecektik yada gittikçe büyüyen bir kara delik
sayesinde susacaktık sonsuza kadar. Belki de böylelikle dünya
kurtulmuş oldu, kim bilir? Yine de bu deney sayesinde şimdilik
edinmiş olduğumuz veriler en çok merak ettiğimiz soruyu
cevaplamayı başardı. Çocukluğumuzdan beri dünyanın g.tünün
neresi olduğunu merak ederdik. Şimdi “olsa olsa burasıdır”
diyebiliyoruz. Görüldüğü gibi, biz bilimsel yöntem ve doğru
soruları sormak konusunda dikkatliyiz.
CERN’deki deney sayesinde maddenin yapısı veya evrenin oluşumu
konusundaki sorular popülerleşirken, biz daha madde ile daha
güzel ne yapabiliriz diye soruyoruz. Büyük patlamanın ve
yaratılışın da araştırılacağı deneyin meraklıları soruyorlar;
Tanrı var mı? Biz ise itişe kakışa birbirimizi yok etmeye
çalıştığımız dünyada nasıl varlığımızı sürdüreceğiz, ona cevap
arıyoruz. Asıl, biz var mıyız?
Bu yazımızda CERN’de planlanan deney ile karşılaştırmalı
olarak benim bizzat sürdürdüğüm deneyin ilk sonuçlarını
açıklayacağım. Neredeyse 40 yıldır süren çalışmaya mama, bez,
kıyafet, yiyecek, eğitim v.s. derken bayağı para harcandı.
Anam, babam, kardeşim, ilk hatıralarımı oluşturan
arkadaşlarım, kavga ettiğim bir dolu insan, aşık olduğum
kadınlar, kısa vadeli dostluklarım ve daha tanımadığım bir çok
kişinin emeği var bu deneyde.
CERN’in topladığı ve
işlediği bilgi yığınından çok daha nitelikli verilerle
donanmış, özelde ise bu deneyin ihtişamını katlayan bir
görkeme sahip hayatlarımız.
Deney(sel)cilik
Cennetten atılırken,
üzerinde kıyamete kadar sürecek olan bir deneye de başlanan
insanoğlu için Aydınlanma Felsefesi’nin rasyonalizmin
yanında deneyciliği de armağan etmesi gecikmiş bir gelişme
sayılmalı. Kaldı ki, insan, tarihin başından beri dünyadaki
serüvenini tanrı ile şeytan arasındaki iddialaşmanın sonucunu
ortaya koyacak büyük bir deney olarak görmüştü.
Bilimsel gelişmeler için zamanla tartışmasız doğru bilgi
kaynağı olarak kabul edilen deneyler, aslında bilgi üretimini
değil tekrarını sağlayan döngüsel teknolojinin yarattığı
simülasyon sayesinde felsefi bir sorgulamadan da kurtulmuş
oldular ve deneyciliğin üzerindeki şüpheler de böylece
örtüldü.
Oysa ki; T. Hobbes, J. Locke, G. Berkeley ve D. Hume
gibi felsefecilerin öncülüğünde geliştirilen deneycilik,
algıların ve deney sonucunda hakkında bilgi edinilen dış
dünyanın sorgulanmasına yol açmış ve felsefi gerçekçilik ve
idealizm üzerine olumlu tartışmalara yol açmıştı. Algıları
bilgi edinme yolu olarak kabul etme konusunda birlik içinde
oldukları halde dış dünya ile algıların arasındaki ilişkiyi
farklı yorumlayan Locke ve Berkeley’in deneyci yaklaşımları
son kertede karşıt kutuplara itiliyordu. Locke deneysel
bilginin dış dünyanın fiziksel özellikleri hakkında yeterli
bilgiyi sağlayabileceğini savunurken Berkeley maddenin
varlığını bile reddediyor ve görüşlerini katışıksız bir
idealizme vardırıyordu. Hume ise deneyciliğin savunmasını
bilgide zihnin ötesine geçemeyeceğimizi söyleyerek yapıyordu.
Algının anlaşılmaz ve güvenilmez özellikleri sebebiyle
fazlasıyla örselenen deneysel bilgi kuramı insanoğlunun
yaşadığı yada yaşayacağını öngördüğü “zihinsel kopma”
sayesinde deneysel bilginin olanaksız olduğu sonucuna kadar
sürüklenir. Kendi algı ve duyumlarına tam olarak güvenemeyen
insan, düşünsel geleceğini hiçbir şeye teslim edemez. Oysa ki,
deneysel bilginin bir bilim oluşturması, onun, üzerinde etkin
olunabilecek ve özellikleri betimlenebilip açıklanabilecek
somut nesnelerden oluşan ve bizden bağımsız bir dünyaya ait
olmasına bağlıdır.
Duyu-deney bağlantısının çok daha iyi açıklanması gerektiren
bu sorunların yanında durumu karmaşıklaştıran bir başka
özellik ise deneyin aynı şekilde tekrarlanabilir olması
gerektiğidir. Zamanı önemli bir parametre yani belirleyici
olarak düşündüğümüzde yapılan hiçbir deney –farklı zamanlara
ait yaşantılar olacaklarından- birbirinin benzeri ve doğal
olarak, kıyaslanabiliri olamazlar. Hangi niyetle yapılırsa
yapılsın, her deney tamamlandığında artık gerçek hayatın bir
parçası haline gelir. CERN’de veya uzayın başka herhangi bir
yerinde bu durumdan kurtulmak mümkün değil.
Denemek, isminden de belli olacağı gibi; kendisini gerçeğin
dışında tutmaya çalışan bir kavram olsa da, gerçek onun
sınırlarını bozma konusunda halen inatçıdır.
Korkunç fizikçiler
Gelin artık bütün
kuralları koyan fizikçileri “bilip bilmeden” konuşarak
biraz kızdıralım. Richard Linklater’ın yönettiği “Waking
Life” filmindeki karakterlerden birisi şunları söylüyordu:
“Artık dünyanın aynı temel fizik yasalarıyla işlediğini
biliyoruz ve bu yasalar dünyadaki her şeyi yönetiyor. Şimdi bu
yasalar çok güvenilir olduklarından teknolojik başarıları da
olanaklı kılıyor. Kendine bir bak. Biz de fiziksel bir
sistemiz. Karbon moleküllerinin karmaşık düzenlemesiyiz. Daha
çok da sudan oluşmuşuz. Davranışlarımız temel fizik
yasalarının bir istisnası değil.”
Biz de taşıdığımız elektron ve protonlar sayesinde
fizikçilerin çalışma alanına giriyoruz böylece. Şu durumda,
bir gün fizikçinin biri bizim de g.tümüze bir şey sokup
patlatmaya çalışırsa kendini pekala deney yapmakla
savunabilecek. Şimdi sizi daha iyi duyabiliyorum. Deneyciliğin
ne kadar kötü bir şey olduğuna karar verdiniz sanki.
Hepsini töhmet altında bırakmak elbette yanlış olur ama ABD
adına çalışan fizikçiler tarafından geliştirilen atom
bombaları binlerce insanın canını aldığı için, fizikçiler
sabıkalı da sayılır. Amacımız belli bir kesimi suçlamak değil.
Mesela, mahkumlar, tutuklular üzerinde deneyler yapan
meslektaşlarımızın yaptıkları belki de daha canavarcadır.
Yani diyeceğimiz o ki, bilim adamının görevi sadece bilim
yapmak olmamalıdır. Felsefeyi de bilmelidirler bilim adamları.
Şimdi ise çok daha korkunç keşifler peşinde fizikçiler. Büyük
patlamanın, evrenin oluşumu ve maddenin bilinmeyen
özeliklerinin ortaya konulmasının bütün inanç sistemlerini ve
şimdiye kadar ortaya konmuş fizik yasalarını top yekun
değiştireceği iddia ediliyor.
Deney bittiğinde sonuçlar beynimizdeki elektriksel etkinliği
uyaracak. Her bölümü fizik yasalarıyla yönetilen milyonlarca
tepkime ile ateş alan sinir sistemimiz, varlığımızın önemini,
renklerini, hafifliğini geri bildirecek bize. Fiziksel olarak
harekete geçen fiziksel olarak olmaya devam edecek. Büyük
patlamadan öncesi ve sonrası atom altı parçacıklarının hareket
tarihi olarak yazılacak. Ve özel olduğumuzu düşündüren her
şeyi kaybedeceğiz sonunda.
“Tanrının her şeyi önceden ayarlayarak, yapacağın her şeyi
bilmesiyle temel fizik yasalarının her şeyi yönetmesi arasında
özgürlüğe yeterince yer kalmayacak.”
Bir deney olarak Hayat
Ülkemiz geçirdiği
darbelerle, başa gelen partileriyle ve ilginç uygulamaları
olan kurumlarıyla akıl almaz deneylere ev sahipliği yapan bir
laboratuar gibi zaten. Öyle ki çoğu zaman yaşadıklarımızın
gerçek olup olmadığından bile emin olamadık. Bizim dışımızda
bir gücün kontrolündeyken düzeneğin farkına varmak zordu
elbette.
En sonunda Tuzla’da öldürülen işçilerin bir türlü
bitmek bilmemesi sonucunda güçlü bir ipucu edinmiş olduk.
Yaşadığımızın gerçek olmadığını anlayınca rahatladık. Deneymiş
meğerse. Baştan beri bilsek bu kadar üzülmezdik. Böyle olunca
hem daha kolay, hem de daha yararlı hale geliyor
hayatlarımızın boşa harcanması.
Hayat tekrarı olmadığı için hep yarım kalan, eksiklerle dolu
bir taslak durumundadır, evet bunu acıklı bir şekilde kabul
etmek durumundayız. Deney haline getirebileceğimiz kadar çok
değildir hayat. Hiçbir yaşantı, en küçük hayat artığı bile
denemek için uygun değildir. Sadece bir kerelik olan, deneme
nesnesi olarak kullanılamaz çünkü. Dostluklar kurarken, aşkı
yaşarken, evlenirken deney yapmayız. Böyle bir yaklaşım
ölümsüz olduğunu düşünen bir insanın hastalığı olabilir ancak.
Hem zaten, yaşamayı yeterince ciddiye alan insan için denemek
anlamlı olamaz.
Dünyadan geçen insanların çokluğu toplumsal olayların ha bire
denenebileceği şeklinde bir yanlış yargıya sebep olmuştur.
Soykırımlar, katliamlar, savaşlar o yüzden her zaman yaşanır.
Deneysel tarih eğitimcilerinden Dewey bu konuda şöyle
der : “ Geçmiş olaylar yaşayan şimdiki zamandan ayırt edilemez
ve anlamlı olmayı sürdürür. Tarihin gerçek başlama noktası her
zaman problemleriyle birlikte şimdiki zamandır.”( Morris,
1961:202). Başka bir deyişle; tarih tekerrürden ibaret
değildir. Tarih tektir ve bütün pislikleriyle peşimizden
gelir.
Demokrasinin, daha doğrusu demokrasinin muhataplarının temel
zafiyeti olarak da deneme ve yanılmanın sonsuza kadar
sürdürülebileceği yanılgısını not etmek gerekir. Deneme
tahtası olarak görülen bir demokraside, her yanılgı rejimi
demokrasiden daha da uzaklaştırır. Tarih yeter sayıda örneğini
vermiştir bunun. Özellikle siyasetteki deneyler asla masum
değildir.
“Babayı” arıyoruz…
İnsanoğlunun öfkesi biraz
da bundan geliyor sanki. Ne olduğunu, nereden geldiğini
bilmeden dünyaya atılmak kolay değil. Hayatının ilk yıllarını
zavallı annesiyle beraber sıkıntı içinde geçiren, okulda
çocukların “piç” diye alay ettikleri, mahalledeki esnafın bile
yan yan bakarak süzdüğü kahramanımız babasını bulmak için hırs
ve inatla çalışacak, bunu biliyoruz.
Gözümüzü karartıp proton, elektron, kara delik gibi sayısız
belaya rağmen sürdürdüğümüz arama CERN’de sonuçlanacak gibi
görünüyor. Peki daha sonra ne olacak? Bizim çocuk babasıyla
karşılaştığında mutlu olmuş muydu? Bu konuda fikir
yürütebilmek için önce CERN’de neler oluyor, onu anlayalım.
İsviçre-Fransa sınırında kurulan dünyadaki en büyük
çarpıştırıcı olan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nın (Large
Hadron Collider, LHC)
13.7
milyar yıl önce yaşandığı düşünülen Büyük Patlama’dan (Big
Bang) hemen sonraki dünyanın başlangıç şartlarını oluşturması
bekleniyor. Beş bini aşkın fizikçinin 10 yıldır üzerinde
çalıştığı proje, yüzyılın en büyük deney çalışması. Yerin 100
metre altında 27 kilometrelik dairevi bir tünel olarak inşa
edilen laboratuarı hayata geçiren CERN Başkanı Robert Aymar,
yapılacak deney sonunda insanlığın kainata bakışını
değiştirecek sonuçlar alınacağından emin olduğunu ifade etmiş.
Proje için 3.76 milyar Euro harcanmış.
Deneyde hidrojen protonları ışık hızının %99.999’uyla 27
kilometrelik tünele atılacak. Saniyede 1 milyar proton
çarpışması karşılıklı olarak 7 TeV(Tera elektronvolt-trilyon
elektronvolt) enerji ile meydana gelirken, yer üstündeki 3 bin
bilgisayar, saniyede 100 kadar çarpışmayı analiz edecek.
Prof.
Dr. Ahmet İnam
katıldığı bir söyleşide şunları söylüyordu: “Teknoloji silah
yaparken, teknoloji denetim araçları oluştururken, teknoloji
büyük medya projelerinde rol oynarken, teknoloji uydular
yaparken, teknoloji uzayda genişlemeye, uzayda egemenlik
kurmaya çalışırken insanın gönlüyle olan bağlantısını tam
kuramamıştır; bu da büyük bir eksiklik.”
Hocamızın söyledikleriyle bağlantılı olarak bilginin
kullanımında çok büyük sorunlar olduğunu söyleyebilir, son
yıllarda edinilen bilginin bizi daha kötü bir dünyaya
taşıdığını ileri sürebiliriz. Biz deney hakkında kurulan
kıyamet senaryosundan çok deney sonrasında bilginin
kullanımındaki şaşkınlık sonucu oluşacak daha uzun vadeli bir
kıyametten korkuyoruz asıl. Dünyanın sonunu getirecek
mikroskobik kara delikler,
strangeletler, vakum kabarcıkları veya manyetik tekkutuplar
değil, garip bilgilerle dolduktan sonra kendini yakacak
zihinlerdir bize göre.
Kahramanımız babasını bulduktan sonra ya kendisini ya da
babasını öldürür. Yada oradan ağlayarak kaçar. Sonrası için
planı yoktur çünkü. Sonrası için planı olamaz.
CERN’de yapılan deney madde ile antimadde ilişkisini, Higgs
parçacığını, 4. Boyutun varlığını veya evrenin oluşumunun
sırlarını ortaya çıkaracak mı bilemiyoruz. Ama babayı bulacak!
Sonunu göremediğiniz yada sonunda ortaya çıkan bilgiyi nasıl
kullanacağınızı bilmediğiniz her deney felaketle sonuçlanır.
Aynen benimkinde olduğu gibi…
Bizim deneyimiz: bir metamorfoz hikayesi
Metamorfoz, yani
başkalaşım mitleri, yakın kültürümüzde hep eklem bacaklılar
üzerinden yürüdü. Örümcek adam, Cronenberg’in
“Sinek” ve Kafka’nın “Değişim”iyle beraber
Leman Dergisi çizeri Mehmet Çağçağ’ın “Kene
adam”ı bu seriyi tamamlamıştır diye düşünüyoruz. Bu
hikayelerin her biri hem kahraman hem kurban rolünü üstlenen
karakterlerin dönüşümlerini farklı dinamikler açısından ele
alırlar. Mesela Cronenberg’in filminde yada örümcek adamda
kazanılan yetenek tamamen dışsal bir özellik iken Kafka’nın
eserinde nedensellik işlenmez. Çağçağ’ın “Kene adam”ı ise
metamorfoz için bir sebebe ihtiyaç duymaz. Kenenin özellikleri
onda zaten mevcuttur ve uygun koşullarda ortaya çıkması
kaçınılmazdır.
Bütün bunlardan söz etmemizin sebebi bizim tecrübemizin sadece
o çarşamba günü elime batan iğne ile açıklanamayacak kadar
yoğun bir karmaşa içermesi. Çalışma ekibimiz vücudumun
gösterdiği semptomları incelediğinde fareye dönüşümün aslında
çok önceden başladığı, farenin kanı ile temasın bu süreci
hızlandırdığını ortaya koydu. Böylece deney planı
genişletilerek tüm hayat süresini içeren bilgi yükünden bir
veri tabanı oluşturuldu.
İlk semptom evden bir türlü çıkamayışımdı. Kendi oyuğunun
dışına çıkamayan bir fare gibi dört duvar arasında
oturuyordum. Şehir çekiliyordu evin içine. Ama ben adımımı
dışarı atamıyordum. Dünyanın değişebileceğine inancım
kalmamıştı çünkü. Buranın daha iyi bir yer olacağına. Zeytini
kaçırıp, geri götürecek kadar tehlikeden fazlasını da
istemiyordum.
Farelerin çok büyük bir hızla üremesinin sebebi bir zaman
sonra deneyde kullanılmaları ve bu yüzden tekrarlanabilir
yaşantıyı çoğaltma eğilimlerinden kaynaklanıyordu. Benzeri bir
durum insanlarda da görülüyordu. Çocuklarımız deneklere
dönüşüyor, bizim üstesinden gelemediğimiz hayatı bir kez daha
“başarmayı denemek” üzere üretiliyorlardı.
Cinsellik çok basitti fareler için. Aşık olmadan karşı cinsle
beraber olabiliyorlardı. Aynı durum bende de saptanmıştı.
Artık aşka gerek görmüyordum. Etrafımdaki bir çok arkadaşım
gibi, zamanında evlenip, iyi gelecek planları ile beraber
çocuk sahibi olmayı düşünüyordum.
Ve en önemli semptom ise en son görülendi. Aynen fareler gibi
otomatik davranışlar gösteriyor, aklımı hiç kullanmadan,
onların rahatlığıyla yaşantıma devam edebiliyordum. Ahlak,
dürüstlük, ezilen, haksızlığa uğrayan insanlar önemini
yitirmişlerdi benim için.
Ürkütücüydü, başıma gelebilecek en büyük felaketti. Ama
gerçekti! Farelerle uğraşırken, kendim bir denek haline
gelmiş, beni bunun dışına çekecek şeyleri tamamen
kaybetmiştim. Sistemin daha birçoklarını tükettiği pis bir
kobay haline gelmiştim.
Deneyi bitirmenin tek yolu ise kendimi öldürmemdi.
Sonuç
Yazdıklarımızın bilim
düşmanlığı gibi görülmesi beklediğimiz sonuçların en kötüsü
olacaktır. Ama bilgi konusunda felsefeden, sosyal
duyarlılıklardan uzak olan her üretim ayrıntılı olarak
incelenmelidir bizce. Fare Adam’ı burada korkularımızı
vurgulamak için kullanmak durumunda kaldık. Ve her nasılsa,
hiç de hayali durmadı.
Deney sonuçlarına gelince; hikayelerini bırakarak çekip giden
bütün insanlar gibi öleceğiz biz de. Ama mümkün olursa
“denemiş” değil, gerçekten yaşamış olarak.
Kaynaklar
1)T.C. GAZİ ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ TARİH EĞİTİMİ ANABİLİM DALI TARİH
ÖĞRETİMİNE BİLİMSEL PROBLEM ÇÖZME YÖNTEMİNİN UYGULANMASINA
YÖNELİK BİR MODEL MASTER TEZİ Hazırlayan Bahri ATA Tez
Danışmanı Doç. Dr. Mustafa SAFRAN Ankara-1997
2) LOCKE VE BERKELEY'DE
DIŞ DÜNYA* ARDA DENKEL
3) DENEY VE DUYUMLAR ÜZERİNE, Vehbi HACKADİROĞLU, FELSEFE
DÜNYASI, SAYI: 8, TEMMUZ 1993
5) Mart 2008 BİLİM veTEKNİK DERGİSİ
6) Felsefe Dünyası, 200411, Sayı 39 REALİST VE REALİST
KARŞITI GÖRÜŞLERDE
GÖZLENEBİLİRLİK KAVRAMI, Sedat YAZICI*Yrd. Doç. Dr.,
Gaziosmanpaşa Üniversitesi, Eğitim Fakültesi
7) Ahmet İnam Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Prof.Dr. Ahmet
İnam’ın TMMOB Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin
12.01.2005 tarihinde düzenlediği bir söyleşiden alınmıştır.
<< geri
|