|
EPİLEPSİ VE ORGAZM
(paramedikal deneme)
Yalçın Küçük’ün yeni çıkan kitabı “Epilepsi
ile Orgazm” üzerine içindeki konular çok çekici olduğu
halde üzerine az şey söylendi. Biz de konu epilepsi gibi bir
beyin hastalığı olduğu için; dahası kitabın ilk bölümündeki
tesbitler tıp filolojisini yakından ilgilendirdiğinden, bir
şeyler yazmadan geri duramadık.
Bu dosyamızda kitabın ikinci ve siyasi
yönü değil; tıpla ilgili önermelerinin getirdiği sorular
tartışılacaktır. Amacımız kitaptaki olguları tekrarlamaktan
öte, tartışmayı derinleştirerek bilgi üretimine katkıda
bulunmak.
Kapılardan oluşmuş bir çarkta dönen
umutsuz kobaylar olarak işe koyuluyoruz şimdi. Anahtar
kelimelerimiz ise şunlar: Yaşam ve Ölüm, Beyin ve Rahim,
Epilepsi ve Orgazm…
Yaşam:
Zamanın olmadığı bir dünyayı düşünelim.
Bu dünya zaman olmadığı için elbette hareketin de olmadığı bir
yerdir. Zaman hareketi ölçmeye yarar çünkü. Hiçbirimiz hareket
etmiyoruz. Kollarımız, bacaklarımız oynamıyor; flört düşkünü
gözlerimiz, kurumuş dudaklarımız kıpırdamıyor. Zaman durduğu
için, dahası olmadığı için bütün hücrelerimiz ve yine bu
hücreleri meydana getiren atomlar sabit. Atom çekirdekleri
etrafında dönen elektronlar hareketsiz. Hayal ettiğimiz
dünyada yaşam yok.
Şu durumda yaşamı zamanla ölçülen bir
kavram olarak tanımlayabiliriz
Şimdi de yazımıza yön verecek, Yalçın
Küçük’ün kitabında sıkça işlenen Dostoyevski’nin durumuna
bakalım: “…..Dostoyevskiy’in bir nöbetin birkaç saniyesi için
on yılını veya bütün ömrünü vermeye hazır olduğu yollu
sözleri, hem edebiyat ve hem de epilepsi tarihinde önemlidir…”
(syf. 12).
Dostoyevski’nin sözlerinin zamansal
içeriği bizim dikkat çekeceğimiz bir başka noktadır. Zamanı
aslında bizim devinimlerimizin var ettiğimizi düşünürsek
Dostoyevski’yi başka türlü okumak gerekir. Dostoyevski’nin on
yılı ile Dostoyevski’nin bir kaç saniyesi arasındaki fark işte
bize insan beyninin baştan çıkmalarının zamanla ne kadar
ilintili olduğunu gösterir. Biliyoruz ki Dostoyevski’nin tarif
ettiği aslında zamanla ölçülemeyecek bir andır.
Zamandışıdır.
Yani diyeceğimiz o ki; insanın vecd ve
esriklik arayışı zamanın dışındadır. Ancak zaman algısının
değişmesiyle yaşam değişir ve zaman yoksa dışarı çıkılabilir.
Yaşam zamansal bir kavram olduğu için
yanıltıcı ve yine o yüzden telaşı da insana özgü. Zaman
kavramının farkında olmak ve onu ölçmeye çalışmak bizim daha
uzun süre önemli bir yükümüz olacak. Bunu böyle bilelim.
Psikanalizin eski ve büyük isimlerinden
Margaret Mahler’in ortaya attığı ve sonrasında Prof. Dr.
Salman Akthar’ın geliştirdiği “ayrışma-bireyleşme teorisi” ni
anlatırken söylediklerine bir bakalım. Buna göre fizyolojik ve
psikolojik doğum aynı zamanda meydana gelmemektedir. Doğduktan
sonra anneden ayrılan ve fert haline gelen bebek psikolojik
doğumunu çok sonrasında gerçekleştirir.
Kendisini dinledikten sonra yanına gidip
sorduğum, anlattıklarının ölüm için de mümkün olup olamayacağı
idi.Yani, biyolojik ölüm gerçekleşmeden psikolojik ölümden
söz edilebilir miydi? Sonrasında yaptığım okumalarda intihar
olgularının bir kısmının patolojik olmaması; yani bir hastalık
sonucu değil, tamamen ruh sağlığı yerinde olan insanlarda
tespit edilmesi ve “rasyonel intihar” kavramı beni daha
da aydınlatacaktı.
Bakın, farkına varmadan bir sonraki
maddeye, ölüme geçtik. Her gün, her insanın yaptığı gibi
hayatı ölümden ayrı düşünemeyen ben, kendimi ölüme yaklaştıran
şeylerden de alıkoyamamaya başlamıştım. Beyni çok fazla
gelişip; ölüm düşüncesini soyutlamaya başlayan insan için
artık kuş gibi, balık gibi yaşamak mümkün değil. Sonucu
düşünmemek elde olmadığına göre gelin biz de öyle yapalım.
Ölüm:
Ölümü hekimlik pratiğinde beyin ölümü
olarak anlıyoruz. İnsanın geri dönüş olmamak üzere zamandan
yoksunluğu. Beynin işlevlerini yitirdiği ve kişinin yaşama
geri dönme olasılığının kalmadığı durum.
Yaşamayı seviyoruz, evet biraz heyecan,
biraz aşk; biraz kavga ve ihtiras iyi geliyor hepimize.
Heyhat! Bedenlerimiz ise doğumla beraber
ölmeye başlıyor. Ölmeye programlanmış insan vücudu, bunu
işleyip örgütleyen genetik kodlar sayesinde yaşlanıyor. Yani
biyolojik olarak yaşamın doğal sonucu yanında en önemli
amacının da ölüm olduğunu söyleyebiliyoruz.
Tam bu noktada yine Yalçın Küçük’ün
kitabından alıntı yapmanın zamanıdır:
“.....O halde, orgazm, hem ölmek’tir hem
de ölüm’ü yenmenin en doğal yoludur. Ölümü, ertelemek; işte
bunu da orgazmik hal olarak tabir edebiliyoruz.
Bu ise Freud’un, insanı, iki içgüdünün,
ölüm ve cinsellik içgüdülerinin, çatışması olarak görüşünün,
bir başka şekilde formülasyonudur. Şöyle de söyleyebilirim;
orgazm, küçük küçük çok kısa anlar için ölmektir ve “kötü”
ölümden uzaklaşmaktır.....” (syf. 104)
Burada bahsi geçen orgazm konusuna tekrar
döneceğiz. Öncesinde, ilk cümlede geçen bir tespiti
irdelemekte fayda var. Evet, ölüme karşı en önemli meydan
okuma üremektir. Ölümlü olmanın aciziyetinden kurtulmanın en
güzel yolu yine üremektir. Atadan aldığı genetik aktarımı
döllerine ulaştırırken ulaşılan biyolojik ve evrimsel başarı,
kendi devamlılığını yavrularının sürdüreceği düşüncesiyle
gizli bir metafor kurarken edinilen psikolojik tatmin
gerçek anlamda paha biçilmezdir. Üreme davranışı ile bir
yandan ölümsüzlüğün peşindedir insanoğlu.
Nietzsche’nin ortaya koyduğu gibi,
“bütün dürtüler içinde en temel olanı “metafor oluşturma”
dürtüsüdür. Dış dünyaya ilişkin konuştuğumuzda, bildiğimize
inandığımız şeyler, örneğin; renk, ağaç, kar vb. şeylerin
kendisi değil, onlara ilişkin metaforlardır –ki bunlar hiçbir
şekilde şeylerin özüyle örtüşmezler. İnsanoğlunun bütün
kültürü, medeniyeti, varlığı anlamlandırması, bilgisi, vb.
Şeylerin özüyle örtüşmeyen metaforlardan ibarettir.”
Üreyerek ölümü alt edebilme metaforu
sayesinde karasevda var. O yüzden ölümüne severiz. Beraber
olmak istediği dişiye ulaşmak için ölen erkek modeli işte o
yüzden romantiktir ve her kültürde bilinir. Çünkü üremek
hayati bir iştir. Gerçekleşmemesi halinde hayat değersiz bir
hal alır. Her cinsel birleşmede biraz ölüm olması da tesadüf
değildir. Tarih boyunca aşk ölümle beraber anılır ve doğanın
insana üreme yönündeki ısrarı devamlıdır.
Bir tohumun betona düşmesi işte bu yüzden
o kadar acıklıdır.
Orgazm konusuna daha geleceğiz. Ancak
şunu söylemekle yetinelim. Üreme davranışı zaten ölümle
ilgilidir. Ve hem orgazm hem ölüm bilinçdışı olmanın yanında
zamandışıdır da. İkisinin en önemli paylaşımı buradadır.
Bilinçdışı olan zamandışıdır.
Bilinçdışı mı dedik? O zaman
beyinden söz edelim.
Beyin
Beyine uyarıları alan ve onlarla ilgili
işlem yapan; daha sonra da düşüncelerin, duyguların,
tepkilerin organizasyonu ile oluşmasını sağlayan organ
diyelim. Beynin ulaşmış olduğu organizasyon şekli içindeki
duyusal, düşünsel, kortikal ve motor merkezlerle, özel
fonksiyonlar için ayrışmış çekirdekler ve bütün bunlar
arasında farklı nitelikteki yol ve traktuslarla çalışan sadece
insanı değil, tüm dünyayı yöneten organ.
Birazcık da büyük hocamız M. Gazi
Yaşargil’den dinleyelim:
“.....nöronların sayısı 200 milyar
civarında tahmin ediliyor. Bir kübik milimetre içerisinde
150.000 nöron oturuyor. Nöronların bağlantısı ortalama
20-30.000. bunları besleyen, temizleyen birkaç yüz trilyon
“glia” denilen hücreler, nöronlar arasında dolaşıyorlar. Beyin
adet üzerine şimdi bilgisayara benzetiliyor. Bilgisayarlar
beyin imkanlarının pek ufacık bir parçası bile olamazlar...”
Beynin üretimleri sınırsızdır.
Freud ile ortaya konmaya başlayan
analitik sistemler sonrası, artık beynin anatomik
incelemelerinin yanında topografik katmanlarını da
araştırıyoruz. Beynin elektriksel ve metabolik özellikleri de
bir o kadar karışık; sorunları çözerken, soruları da
beraberinde getiren konular. Yaklaşık 3 milyar yıldır evrimini
sürdüren bu organın MRI, SPECT, EEG, EcoG, PET ve diğer
haritalama yöntemleri ile sırları çözülmeye devam ediliyor.
Uzun süredir bu yöntemler sayesinde epilepsi veya hareket
bozukluğu olan hastalara yönelik ameliyatlar yapan bizler
artık B. Nuttin ve M. Bajbouj gibi gibi beyin cerrahlarının
çalışmaları ile depresyon ve obsesif kompulsif nevroz
hastalarını dahi cerrahi yöntemler ile iyileştirmeye
hazırlanıyoruz.
Tüyler ürperten bu gelişmeler insan
beyninin gizemini keşfederken, mevcut yapıyı değiştirmeye de
talip; ancak bu gelişmelere rağmen beynin bilinçdışı
aktivitelerini incelemek halen zor.
Yine de konuyla ilgili olarak tekrar
belirtelim. Beyin herşeyden önce uyarılan bir organ
olarak son derece erotik görünüyor. Gördüğümüz rüyalar bile
sadece deşarj amaçlı değil. Günlük yaşamdaki uyarıları
organize edip, bunlar yeterli değilse bize yeni cinsel imgeler
bile gösterebiliyor. Evet, yediğimiz mesir macunları hep
beynimize yapışmış.
Ve beyin organı, neredeyse rahim kadar
üretken görünüyor.
Rahim:
Öyle görünüyor ki bu organ insanoğlunu,
beyinden bile fazla yordu. Zannettiğimiz kadar pasif olmadığı
medeniyete, kültürlere etkilerinden; neden olduğu kavgalardan
belli. Biz bunu biraz da hastalıklardan öğrendik.
Hippocrates’e ilham vererek ismini rahimden alıp, Josef Breuer
ile Sigmund Freud’un yaptığı çalışmalara kadar tüm
gizemleriyle uğraş alanı oldu histeri hastalığı.
Rahim, aynı zamanda filogenetik olarak
milyonlarca yıl süren insan evriminin, ontogenik olarak
yaklaşık 40 haftada tamamlandığı yer. Bizim için hem fallus,
hem de insan yavrusuna sahiplik etmesiyle önemli. Yaşamın
ortaya çıktığı, orgazmın yaşandığı, ölüm ve ölümsüzlük
metaforlarının yaratıldığı yerdir rahim.
Psikanalizin daha iyi bir başlangıç
yapması düşünülemezdi. Bilinçdışı’nın histeride uygulanan
katarsis ile “icadı” tesadüf olmamalı. Bilinçdışına ve elbette
zamandışına açılan en önemli kapı olarak önemini koruyacak
rahim. İnsanın atıldığı ve geri dönmeye çalıştığı yer-cennet
metaforlarıyla düşünmeye devam edeceğiz. Çünkü cennetin boş
kalmasına dayanamaz insanoğlu.
İnsanın bu acılı çabası boşunadır
aslında. Fakat Camus’nun söylediğinden farklı olarak anlamsız
ya da saçma değildir, çünkü bunlar antik değildir.
’Bilinçdışı arzu asla tatmin edilemez.’
Meydana gelen bütün toplumsal
‘baştan-çıkma’lar aynı bir ayindeki gibi veya bir şiiri
dinlerken insanın hissettiği esrime içinde meydana geldi. Ve
zaman ne kadar geçse de Lacan’ın dediği gibi hep aynı şey
aranacak.
Yaşayan bu kadar insan bulmak veya
savaşmak için değil ‘uyandırılmak’ için vardı. Başını o ıslak,
kaygan ve histerik yastığa koymak özlemiydi insanın yaşadığı.
Epilepsi:
Beyinin uyarıları alan, daha erotik bir
ifade ile; uyarılan bir organ olduğunu yazmıştık.
Epileptik nöbet ise, beyindeki hücrelerin kontrol edilemeyen,
ani, aşırı ve anormal deşarjlarına bağlı olarak ortaya çıkan
bir durumdur. Nöbetin nedeni, beynin aldığı olağandışı
uyarılardır ve birçok sebebe bağlı olarak gelişebilir. Bunlar
arasında beyin tümörleri, iskemik lezyonlar, konjenital
malformasyonlar, kafa travmaları, beynin menenjit gibi
iltihabi hastalıkları, tiroid hastalıkları ve vitamin
eksiklikleri sayılabilir.
Kısaca; epileptik nöbet beynin kuvvetli
ve ani elektriksel boşalımı sonucu oluşan kısa süreli ve
geçici bir durumdur. Ne var ki bir tek nöbet geçirilmesi
epilepsi tanısını koydurmaz.
Prof. Dr. Aytaç Yiğit’in “Epilepsi
Sözlüğü” isimli kitabında şöyle tanım bulur:
“Tekrarlayıcı epileptik nöbetlerle ayırt
edilen kronik bir nörolojik durum (epileptik bozukluk); veya
epileptik bozukluk olarak değerlendirilebilecek olan ve kronik
tekrarlayıcı epileptik nöbetlerin görüldüğü durumlar
(epilepsiler)”
Şimdi Yalçın Küçük’ün kitabına bakalım ve
epilepsi konusundaki düşüncelerine; epilepsi ile orgazm,
histeri ve ecstasy(vecd) arasında kurduğu ilgiye nasıl
katılmadığımızı tartışalım.
“Sara mı, kişilikte “çöküş” halidir.” (syf.
5)
“ “Küstah ve köle”, bozuk kişilikli canlı
demektir ve doğuştan olduğunu sanmıyorum, sara’nın
marifetidir.”(syf. 6)
“Dolayısıyla, epileptiklerde, tıp’tan
değil, ancak tarih araştırmalarından, benim çıkarabildiğim,
cinsel ve politik saldırganlıktır; hem küstah hem de köle ruhu
taşıyorlar. Bu “küstah ve köle” hal, zaman zaman cinsel
yaşamlarında da kendisini belli etmektedir...” (syf. 45)
Hasar gören bir beyinin epileptik
olabileceğini düşündüğümüz gibi, epilepsinin de beyinde yıkıma
yol açtığı bilgilerimiz arasındadır. Epilepsi hastalarında
eşlik eden beyin sendromlarının veya psikiyatrik bozuklukların
olabileceği doğrudur. Ancak kitabın neredeyse tümünde geçen
tanımlamalara karşın epilepsi hastalarının sadece %6’sında
psikiyatrik bozukluk bulunur.
Bırakın epilepsili hastalarının %94’ünü, bir kişi bile bizi
Yalçın Küçük’ün ifadelerine katılmaktan alıkoyacaktır.
“.....bir genelleme niyetim olmadı ve
tespit ettiğim çizgilerin her saralıda veya pek çok saralıda
bulunup bulunmamasıyla ilgilenmiyorum. Bulunması
yeterlidir...” (syf. 18)
Bilimsel konularda önerme yaparken; hele
de istisnalardan bahsederken dikkatli olmak gerekir. Kitabın
tümünde cımbızla çekilmiş örnekler ve kitap pasajları ile
genelleme yaptıktan sonra “öyle bir niyetim olmadı” demek ve
de az görülen olgulardan bahsederken, cümleyi “bulunması
yeterlidir” sözüyle emrivaki yaparak bitirmek bilimsel
olmaktan uzak bir tavır gibi görünüyor.
“Yalnız ben, Dostoyevskiy’i, “vecd” ve
aynı anlama gelmek üzere, “ekstazi” başlığı altında
inceliyorum….”(syf. 12)
Esrikliği, vecd halini metafizik
sınırlarda gezerek arayan insanoğlu için tıbbın yaptığı
buluşları sunduğu verileri interdisipliner yollarla işleyip
çıkarımlar yapmaya çalışmak yararlı bir uğraş olabilir. Ancak
epilepsi hastalığını “vecd” hali ile doğrudan
ilişkilendirebilecek kadar yeterli veri yok elimizde. Ekstatik
nöbetler nadir olarak görülürler.
“....O halde isterik, epileptik ve seçiki
bir ve aynı dejenere yaratık mıdır; işte teori budur.” (syf.
56)
“....epileptik, histerik’tir; hepsinde
olmasa da bir kısım epileptik’lerde histerik davranışları
kesinlikle görüyoruz...” (syf. 64)
Klinik manifestasyonları birbirine
benzese bile epilepsi ve histeri tamamen farklı
fizyopatolojileri olan iki hastalıktır. İkisinin beraber
görülebilmesi bu ikisinin aynı hastalık olduğu anlamına
gelmez. Kaldı ki epilepsinin elektrofizyolojik, genetik ve
nöroradyolojik incelemelerle ortaya konduğu üzere, histeriden
farklı bir organik beyin sendromu olduğu açıktır.
“Epilepsi ile orgazm arasındaki yakınlık
tıp biliminin başında var; Antik Elen tabiblerinin hepsi bu
paralelliği kurmuşlar; epileptik hal ile orgazm’ı aynı tasvir
ediyorlardı. Saralı da, nöbette, tıpkı orgazm halindeki insan
misli bir bilinç kaybına uğruyordu; bu, aradaki ilişkinin en
eski ve en doğal tespiti idi.” (syf. 29)
Epilepsi yine; orgazm ile doğrudan
bağlantılandırılabilecek bir hastalık değildir. Kaldı ki
yazmak, yemek, yürümek, müzik dinlemek gibi daha bir çok
şekilde aktive olan epileptik nöbet türleri vardır. Orgazm ile
tetiklenen nöbet türleri nadirdir.
Orgazmik auralar da seyrek olarak
görülürler.¹º
Beyin üzerine çalışırken çok sayıda
yanılgıya düşmek mümkün. Beyin aktivasyonları çok karışık bir
örgütlenme içinde olduğundan bizi bir çok kavramı
ilişkilendirmeye iter. Kavramları beraber düşünmek bilgi
bütünlüğü açısından olumsuz değildir ancak bu ilişkilere anlam
yüklerken elimizde yeterli veri bulunmalıdır.
Şu durumda epilepsi ve orgazm ilişkisine
anlam yükleyebilecek verilerden yoksunuz. İnsanın bilincini
kaybetmesine sebep olan bir çok hastalığın yanında epilepsi de
zamandışına atılmış bir adımdır, evet! Ancak açıklamaya
çalıştığımız üzere; orgazm gibi normal fizyoloji
sınırlarında yaşanan bir deneyim değil.
Tıp fakültesinde çok zeki bir öğrenci
olduğumu düşünerek, bilgiden şımardığım günlerden birinde
Psikiyatri hocalarımdan birinin söyledikleri tokat etkisi
yapmıştı. “Oğlum” demişti, “insanla ilgili hayal edebileceğin
herşey hastalık olarak karşına gelebilir. Hatta canın çok
istiyorsa şimdiden her insanı başka bir hastalık olarak
yorumlamaya başlayabilirsin.”
Şimdi biraz daha zeki hissediyorum...
Orgazm:Bu dosya elbette bu
kelimeyle bitecekti! Kasıtlı seçimimden dolayı beni mazur
görün. Bizden daha akıllı birisi çıkıp “bunu yapın, daha
güzel” diyene ve yeni keşfedilen kıtamızda yabancılaşana kadar
bu esrikliği sürdüreceğiz. Öyle görünüyor.
Yalçın Küçük’ün de kitabında not ettiği
üzere Masters ve Johnson’ın orgazmın dört aşaması olduğunu
iddia ettikleri, kendi okumalarımda da sıklıkla rastladığım “pleasure
centers”¹¹ deneylerinden sonra; yetkinlik taşıdığına pek
inanmadığım bu çalışmayı eleştirmekten kendimi alamıyorum. Ne
söyleniyor:
“Kadınların cinsel tepki döngüsü,
Washington Üniversitesi Cinsellik Araştırma Projesi’nce
ihtiyari olarak dört aşamaya ayrıldı (Masters, 1959). Bu
aşamalar, sırasıyla, (1) heyecanlanma, (2) plato (3) orgazm ve
(4) çözülme aşamalarıdır.....Orgazm aşaması, bir bütün olarak
genellikle ancak üç ila sekiz saniye sürer”(syf. 137)
Kendimizi tutmayalım ve bilimsel olarak
kanıtlanmış olarak görünen önermeleri de sorgulayalım.
Hayalgücü zayıf, her olguyu sayısal olarak açıklamaya
çalışmakla beyinleri uyuşmuş araştırmacıların; bilinçdışı ve
doğal olarak da zamandışı nitelikleriyle bizim zaten
ölçülemeyeceğini iddia ettiğimiz bir yaşantıyı 1961 yılındaki
teknoloji ile nasıl ölçebildiklerini çok merak ediyorum.
Mevcut sonuçlara kadınların kendilerine sorarak ulaşmışlarsa
çalışmalarımıza Manhattan’da bir barda içerek devam
edebiliriz. Ve bütün biraları ben ısmarlayabilirim.
Lütfen şimdi ciddi olalım ve Yalçın Küçük
ne demiş bir daha bakalım:
“ Ohalde orgazm’ı bilmek ölmeyi
bilmektir. Ölmek mi, çözülmek ve düşmek değilse nedir;
yaşamanın hiçbir anı, orgazm kadar, ölümle
özdeşleşmemektedir....Ortak hal bilinç’i yitirmektir; orgazmik
ve ölüm aşamalarında “canlı” bilinçsizdir ama “canlı” demekle
birlikte, ne “ölçüde” canlıdır, bilemiyoruz.” (syf. 104)
Önceden söylemiştik. Üreme davranışı
zaten ölümle ilgilidir. Ve hem orgazm hem ölüm bilinçdışı
olmanın yanında zamandışıdır da. Orgazmın büyüsü
ölçülemezliğindedir. Süreklilik gösteren hiçbir yaşantı bu
kadar arzu edilemez.
Her orgazm yaşantısı başka bir mitin,
efsanenin, masalın kaynağıdır. Aşk dediğimiz; bizi silkeleyip
tekrar yeni bir adam yapan, dünyaya meydan okumamıza sebep
olan ve esriklikle son bulan çılgınlık hali, yaşamaya
boşverebildiğimiz tek yaşantının yani orgazmın bir önceki
aşamasıdır sadece.
Orgazm, insanoğlunun ölüme yaklaşıp onu
alt edebildiği tek noktadır. Peki, bunu ispat edebilir misin
diye soracak olursanız..
Ölmeden mümkün görünmüyor.
Kaynakça:
1) Separation-individuation
theory and attachment theory).(Bkz..1:
J Am Psychoanal Assoc.
2004 Spring;52(2):535-53
2) Felsefe Dünyası, 2001/1, Sayı 33,
Nietzsche Felsefesinde
Dürtü ve
Metafor Kavramları, Metin Coşar
3) M. Gazi
Yaşargil- Bir beyin cerrahının meslek yaşamı, düşünceleri ve
anıları/Beyin ve Evrim hakkında düşünceler shf.167
4) Blume WT, Luders HO, Mizrahi E,
Tassinari C, van Emde Boas W, Engel J Jr Glossary of
descriptive terminology for ictal semiology: report of the
ILAE task force on classification and terminology. Epilepsia
2001;42(9):1212-8
5) Gaitatzis A,
TrimbleMR, Sander JW. The psychiatric comorbidity of epilepsy.
Acta Neurol Scand 2004;110:207-20
6)
Epilepsy Behav. 2008
May;12(4):636-43. Epub 2008 Jan 2. Spirituality and
religion in epilepsy.
Devinsky O,
Lai G.
Department of Neurology, NYU School of Medicine, New York
University, NYU Epilepsy Center, 403 E 34 St., New York, NY
10016 USA.
7) Cirignotta F, Todesco CV, Lugaresi E.
Temporal lobe epilepsy with ecstatic seizures (so-called
Dostoevsky epilepsy). Epilepsia 1980;21:705-10
8) Berthier M,
Starkstein S, Leiguarda R. Seizures induced by orgasm. Ann
Neurol 1987;22:394-5
9)
Epilepsia.
2006 Dec;47(12):2193-7.
Ozkara C,
Ozdemir S,
Yilmaz A,
Uzan M,
Yeni N,
Ozmen M.Department
of Neurology, Istanbul University, Cerrahpasa Medical Faculty,
Istanbul, and Baskent University Hospital, Antalya, Turkey.
10) Spencer SS, Spencer DD, Williamson PD,
Mattson RH. Sexual automatisms in complex partial seizures.
Neurology 1983;33:323-30
11) Mark F. Bear, Barry W. Connors & Michael A. Paradiso, Neuroscience-Exploring
the brain, Williams & Wilkins, 1996
12)
Arq
Neuropsiquiatr. 2000 Mar;58(1):178-80. [Temporal
lobe epilepsy with aura of pleasure. Case report]Tanuri
FD,
Thomaz RB,
Tanuri JA.
13)
Epilepsy
Behav. 2005 Nov;7(3):531-8. Epub 2005 Sep 27.
Epilepsy Behav. 2006
Mar;8(2):446-7; author reply 448. The idiosyncratic
aspects of the epilepsy of Fyodor Dostoevsky.Hughes
JR.Department of Neurology, University of
Illinois at Chicago, Chicago, IL 60612, USA.
14)
Rev
Neurol. 2003 Nov 1-15;37(9):879-87.[The
ecstatic epilepsy of Teresa of Jesus]
Garcia Albea E.
15)
Rev Neurol (Paris).
1994 Dec;150(12):835-9.
[Saint Paul disease. Ectasia and exstatic seizures]Vercelletto
P.
16)
Epilepsy Behav. 2008
Jan;12(1):124-7. Epub 2007 Oct 24.Sexual auras:
predominance of epileptic activity within the mesial temporal
lobe.Aull-Watschinger
S,
Pataraia E,
Baumgartner C.Universitätsklinik
für Neurologie, Medical University of Vienna, Austria.
17)
CNS Spectr. 2006 Aug;11(8
Suppl 9):13-8.
Sexuality in men and women with epilepsy.Harden
CL.Department of Neurology and Neuroscience,
Comprehensive Epilepsy Center, Weill Medical College of
Cornell University, New York, NY, USA.
18) W. H. Theodore & R. J. Porter,
Epilepsi: 100 Temel Madde, Nobel, İstanbul, 2001
19) Prof. Dr. Aytaç Yiğit, Epilepsi
Sözlüğü, Nobel, 2008
20) Yalçın Küçük, Epilepsi ile Orgazm,
Arkadaş, Ankara, 2008
21)
W.H. Masters & Johnson, Orgasm-Anatomy of Female, A. Ellis &
A. Aborbonel (Eds), The Encyclopedia of Sexual Behaviour, Vol.II,
New York: Hawthorn, s 788)
22)Prof. Dr.
Utkan Kocatürk, Açıklamalı Tıp Terimleri Sözlüğü, Ankara
Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1997
Sözlük:
Aura: Yunanca’da “hava”,
Latince’de “yel/soluk” anlamına gelen bir kelimeden türetilmiş
terim. Gözlenebilir nönetten önce gelen, öznel nöbet belirtisi
Ecstasy:
A trance or trance-like state in which an
individual transcends normal consciousness
Esrimek:
Ekstazi haline ulaşmak, eski dilde sarhoşluk benzeri
bilinçsizlik yerine kullanılmıştır.
Fallus:
Erkek cinsiyet organı, penis
Filogenetik: Genomik bilgi
kullanılarak canlılar arasındaki ilişkileri ve moleküler
düzeydeki benzerlikleri anlamlandırmaya çalışan bilim
Histeri: İsmini rahim anlamına
gelen “hystera” kelimesinden alan, çoğu kez genç kız ve
kadınlarda görülen psişik ve motor bozukluklar, özellikle his
kontrolünün kaybı sonucu duygusal reaksiyonlarda taşkınlık,
şahsiyet değişimi ve herhangi bir organik bozukluk olmaksızın
çeşitli hastalıkları taklit eden gösterilerle belirgin bir
psikonevroz şekli.
İskemik
lezyon: Beyindeki damar tıkanıklığına bağlı olarak gelişen
doku hasarı
Katarsis: Biliçdışına itilmiş
duyguların yaşanıp boşalım olanağına kavuşturularak hastanın
patojen duygulardan
ve
nevrotik
belirtilerden kurtarılmasıdır.
Klinik manifestasyon: Bir
hastalığın klinik olarak ortaya çıkış şekli, meydana getirdiği
tablo.
Konjenital malformasyon: Doğuştan gelen bozukluk, kusurlu
gelişim
Metafor:
Mecaz, sözcükleri gerçek anlamları dışında kullanma, felsefede
eğretileme
Ontogenetik: Canlının döllenmeden itibaren türe has yapı
ve şekil kazanıncaya kadarki gelişimi ile ilgili bilim
Orgazm:
Cinsel uyarı sonucunda ulaşılan ve kişiye zevk veren
fizyolojik ve
psikolojik durum
Pleasure
center: Deneysel nörolojide ortaya konmuş beynin haz ile
ilgili olduğu düşünülen merkezleri
Rahim:
Kadında mesane ile rektum arasında fetüs’ün içinde geliştiği
organ; dölyatağı, uterus
Tractus:
Birbirine bağlı belli organların oluşturduğu sistem,
kordon;demet; özellikle sinir liflerinin oluşturduğu kordon
veya demet.
Vecd:
Normal bilincin dışına çıkıldığı varsayılan trans veya trans
benzeri hal
Yalçın
Küçük’ün “Epilepsi ile Orgazm” kitabından notlar:
“…İki arazı nettir, bilinç kaybı ve
konvülsiyon ve bu semptomlar, epilepsi’nin bir beyin hastalığı
olarak tasnif edilmesine yetmektedir. Güzel ve bu bir
aşamadır, eskilerde, “kutsal” hastalık deniyodu ve ayrıca
“peygamber hastalığı” olarak kaydedildiğini de biliyoruz;
çünkü her saralının peygamber olacağına dair bir ön işaret
olmamakla beraber peygamberlerin epileptik olabileceklerine
inanılıyordu.” (syf. 31)
“Benim böyle bir kitap yazmak zorunda
olmam doktorluk ahlakının çok zayıfladığı anlamına
gelmektedir.
Devamla, şu soru karşımıza çıkıyor, kapı
açılmaması mı yoksa bir kızılderili dansı mı; bir tek isyancı
tıp doktorunun çıkmaması hem çok şaşırtıcı hem de çok
üzücüdür. Bu durum, sara uzmanı doktorların hastalarını
“saralı” damgasından korumak için gösterdikleri şefkat dolu
özenin samimiyetine kuşkular serpmektedir. Çünkü bir doktorun
şefkat dolu hassasiyet gösterebilmesi için önce mesleğine
saygı göstermesi gerekmektedir. ” (syf. 42)
“En passant, kendi çalışmalarımla
ilgili bir açıklama yapmalıyım; ben konularıma Türkiye’den
bakıyorum. Bu bakış beni, birçok araştırıcıdan ve bu arada pek
çok tıp profesöründen ayırmaktadır. Dolayısıyla, “epileptik,
histerik’tir” önermesini, bana, bu topraklar yazdırmaktadır.”
(syf. 64)
“Bataille, erotizm’i, bir canlı
yaratığın en derinine, en derinindeki özüne, kalbini
durduracak şekilde vurmak olarak tanımlıyor; bir insanın
erotik istek haline geçebilmesi için de kişinin, önceden,
kısmi bir çözülüşte olmasını öngörüyor; bu söz konusu kişinin,
bir kopukluk alemine geçmesi demektir.” (syf. 108)
“Bu arada önemli görülebilir,
“Grup-Seks” çalışmamı hazırlarken şöyle bir yol izliyordum;
biriyle diğerini yazıyordum. Önce mazoşizm’i yazdım, ancak
mazoşizmi yazarken, sabetayizm’i öğreniyordum ve tersi de
doğru; sabetayizmi anlarken, mazoşizm’i yazabiliyordum.
Erotizmde de benzer bir ikili ile karşılaştım; orgazm’ı
yazarken mistisizmi öğreniyordum ve mistik kendinden geçişi
öğrenirken orgazm’ı buluyordum. Birindeki eksik kavrayışı
diğeriyle tamamlamaya çalıştığım kesindir.” (syf. 29)
“Ekstazi mi, bizde tasavvuftaki Tanrı
ile buluşma anlatımını hatırlamak durumundayız, çok ışıklıdır
ve burada da bilinç kaybı olmasa bile bilinç zayıflaması
kesindir. Orgazm var mı; çok ışık olduğu için olabilir, Dostoyevskiy, bu konuda, bizi aydınlatmıyor. Sadece “bir ömre
bedel” demekle yetiniyor; buradayız.” (syf. 12)
“Mistikler, vecd halinde bilinçlerini
kaybediyorlar; Bataille göre, bu orgazm sırasındaki insanın
halidir, o sırada da bir bilinç kaybından söz etmektedir.
Öyleyse, bu çok kısa nakil’den, Bataille’ın, Genet’yi neden bu
kadar yücelttiğini anlamaya başlıyoruz.” (syf. 105)
“Erotik, söz uygunsa, erotik hali ve
özellikle orgazm sürecinde tepe ve düşüş aşamalarını hiç
bilmemektedir; çünkü bu sırada bilinç kaybı yaşıyor. Neden,
bilemeyiz, ama, mistisizm’de bunun bir açıklaması var; mistik,
gnostik olmakla, Tanrı ile buluşmayı kabul ediyor ve
mistisizm’in esasında Tanrı’yı bilme yatıyor. Ama bu yatışa ve
Tanrı ile bulunmasına rağmen yine de bilemiyor; çünkü
Tanrı’nın ışığı çok büyük şiddetle akıyor, gözlerini
kamaştırıyor, aklını başından alıyor, bilememektedir.” (syf.
110)
“Tıbbiye’nin sara karşısındaki
sessizliğinden utanç duyuyorum.
Cesaretimin tabanında, tıbbiye adına,
büyük bir utanç var.” (syf. 18)
<< geri
|