|
BEZGİN BEKİR DERSLERİ
(1.Ders: Tembellik)
Bezgin Bekir derslerine başladık çünkü onun ne yaptığını
anlamak için biraz da “çalışmak” gerekiyor. Tembellik, boş
zaman, yavaşlık gibi dersleri çalışmak çelişkili görünse de
çalışma hayatının bizi içine ittiği paradoks kadar tuhaf
sayılmaz.
Başladığımız dersler Bezgin Bekir’in, çünkü iktidarın her
türlü afyonuna oturduğu yerden direnmesini sadece o bilir. Ne
seferberlikler, ne ihtilaller görmüştür Bezgin. Kim bilir
kendisine 68’li dedirten ne işlere kalkışmıştır da sonra ayağa
kalkmadan, eski kadife kumaşının üstünde koltuğunun tam olarak
anlaşılamayan başka bir kavga vermeye başlamıştır.
Olan bitenleri tembel bakışıyla görmek, tembel kafasıyla
anlamak elbette bu işin çömezleri için zor. Yaşamı dışlayarak
kurulan her sistemin kabuğu olanca sertliğiyle kuşatır bizi
çünkü. Tekrar yaşama taşmak bazen sandığımızdan daha fazla
çaba gerektirir. Olağan uğraşların denetiminden kurtulan
insanın özgürlüğü şaşırtabilir de insanı. Tembellik kural
koymadığı için, yapılacaklar hakkında hiç fikir vermediği
için.
Çalışmak
Arendt ’e göre emeğin tersine iş, şeyleşen ve şeyleştiği
oranda bir nesnellik (nesne olma hali) kazanan insan
faaliyetidir. İşin ürünü, onu yaratan emekten (ve emekçiden)
bağımsız bir varlık kazanır. İş sayesinde doğadan kopan insan,
kendi yapay dünyasının üreticisi ve üretim faaliyetinin gerçek
öznesidir. (Gambetti, 2007).
Çalışmak emekçiyi sadece geçindirmeye ve para kazanmasına
yaramaz, onun hayatının kontrolünü ele alıp rahat
kullanılabilecek bir aygıta dönüşmesini de sağlar. Diğer
makinelerden farklı olarak çalıştırıldıkça daha fazla
mekanikleşebilen, verimi de bu yolla arttırılabilen bir varlık
olarak insan için çalışmak onun düşünmesini, kendini
geliştirmesini önleyecek, dahası bunu yapacağı zamanları da
etkisiz hale getirecek yegâne eylemdir.
Çalıştıkça bir yandan da despotik ilişkilerin kurulmasına
hizmet edersiniz. Russell’ın Aylaklığa Övgü’de
matematikçiliğini konuşturup ortaya koyduğu “Esir Devleti
Ahlakı” da onun sözleriyle anlatacak olursak, şöyle kurulur:
“Belirli bir zaman içinde birtakım insanların çamaşır mandalı
yapımında çalıştıklarını varsayalım. Bunlar günde (diyelim ki)
sekiz saat çalışarak, dünyanın bütün mandal ihtiyacını
karşılayacak kadar üretim yapmaktadırlar. Birisi çıkar, aynı
sayıda işçinin aynı çalışma süresi içinde öncekinin iki katı
mandal yapmasını sağlayan bir buluş kor ortaya. Ama dünyanın
iki kat fazla mandala ihtiyacı yoktur; mandallar zaten o kadar
ucuzdur ki, daha ucuza satılsa bile daha fazla satın alan
olmayacaktır. Aklı başında bir dünya olsa, bu durumda mandal
yapımıyla uğraşan herkes sekiz yerine dört saat çalışır, ama
bunun dışında her şey yine eskisi gibi yürürdü. Gelgelelim,
içinde yaşadığımız dünyada böyle bir şey ahlak bozucu sayılır.
İçinde yaşadığımız dünyada insanlar hala sekiz saat çalışmakta
gerektiğinden çok sayıda mandal yapılmakta, birtakım insanlar
iflas etmekte ve mandal yapımında çalışan işçilerin yarısı
işten atılmaktadır..”
Russell’ın tespitlerinde ortaya çıkan üretim fazlalığı sorunu
yeni pazarlar için yeni toprakların işgal edilmesi ve tüketimi
destekleyen yan sektörlerin kurulması ile çözülmeye çalışılır.
Maalesef başarılı da olunur. Çalışmak en çok, daha fazla
insanın sömürülmesine ve sınıflar arasındaki uçurumların daha
da yükselmesine yarar. Lafargue’ın Tembellik Hakkı’nda dediği
gibi, "İşçilerin kendilerini öldürürcesine çalışma ve yokluk
içinde sürünerek yaşama gibi çılgınlığı karşısında,
kapitalizmin büyük üretim sorunu, üretici bulmak ve onların
gücünü iki katına çıkarmak değil, tüketici bulmak, isteklerini
kamçılamak ve onlara sahte gereksinimler yaratmaktır artık"
Kutsallık ve Despotizm
Despotizmin çalışmayı kendisi için nasıl güçlü bir araç haline
getirdiğini ve aşırılıklarını maskelediğini belki de en iyi
şekilde Haki Kırşan anlatmıştı. “Çalışmak Özgürleştirir”
başlıklı yazısında şunları yazmıştı Kırşan: “Nazi
propagandasının mihenk taşlarından biri olan bu cümle ve
benzeri propaganda tabelaları sadece toplama kamplarının
girişinde değil dönemin Alman devlet dairelerinin kapılarında
da asılıydı. Hitler’in Propaganda Bakanlığı sadece kültürel
anlamda değil ekonomik anlamda da toplumu savaşa hazırlamak
için çalışmayı yüceltti. Çalışmayı sadece üretim için değil
sosyolojik açıdan toplumu ehlileştirmek için kullandılar.
Alman faşizmine göre çalışmak disiplin ve düzendir. Çalışmak
tembellikten doğacak yararsız ve zararlı düşüncelere engel
olur. Alman toplumu kısa bir zaman sonra çok çalışmasının
nasıl bir savaşa mal olacağını anlayacaktı. İnsanlık
tarihinden günümüze toplumsal ve dinsel olarak her şekilde
yüceltilmiş olan ÇALIŞMAK gerçek kimliğini bulacaktı bu
kamplarda.”
Çeşitli baskıların uygulanmasında, zulümlerin yaşatılmasında
masum insanların en temiz duygularına hitap eden dinler de
kullanıldı. O yüzden, tembelliğin Hıristiyanlıkta geçen yedi
ölümcül günahtan birisi olmasına şaşmamak gerek. Tembellik
günahtır, çünkü Tanrı’nın iktidarını sağlamlaştırmak için
gerekli çalışmayı bozacak, bu yolla kurulacak siyasi ve
ekonomik hiyerarşiyi özgür fikirlerle yıkma tehlikesi taşıyan
unsurlardan biridir tembellik.
İslam da çalışmaya büyük önem vermiştir ve hatta çalışmak
ibadet haline gelmiştir: "Namaz bitince yeryüzüne yayılınız ve
işlerinizle meşgul olunuz”(Cuma suresi, 10). Çalışmaya
koşullanmış her insanda dinini yaymaya çalışan bir peygamberin
panik hali vardır. Bu, insanın en çok tercih edilen, sevap
işlemeye en fazla yaklaştığı haldir. Öyle ki, ya ibadet
ederek, ya da çalışarak kendisini sevap işlemeden alıkoyamaz.
Çalışarak üremesini sağladığı güçler kendi din kardeşlerine ne
büyük acılar çektirir oysa, bilmez. Çalışmanın kutsallığı yine
dinlerde önemli yer tutan endişe ve suçluluk duygusuyla
beslenir. Despotizmin, iktidarın kurulabilmesi için bu
duygulara da ihtiyaç vardır çünkü. Emek işe dönüşürken
kutsanarak insanı kendi doğasından daha da uzaklaştırır ve
despotizmin ihtiyaçları böylece karşılanmış olur.
Çalışmanın anlamı, Aşk ve Seks
Çalışmanın kölelere göre olduğunu söyleyen Aristo’dan ve
toplumsal ütopyası olan Devlet’de çalışmayı aşağılık bir uğraş
olarak niteleyen Platon’dan bugüne kadar geldiğimizde
çalışmaya anlam kazandırmaya çalışan düşünürlere de rastlarız.
Çalışmayı yücelten Diderot gibi burjuva düşünürlerinin ortaya
çıkışı çok ilginç bir şekilde endüstri devriminin
gerçekleştiği ve bugünkü çalışma sisteminin temellerinin
atıldığı on sekizinci yüzyıla rastlar.
İnsanları yönetmek için yeni dinlerin keşiflerine girişilen
günümüzde ise çalışmaya anlam katmaya çalışan yeni düşünürler
türemiştir. Çalışmanın ne kadar sevimli bir uğraş, ne kadar
yaratıcı bir eylem olduğunu ispat etmek için “Çalışmanın
Mutluluğu ve Sıkıntısı” ismindeki kitabı yazan Alain de Botton
yeni bir anlam dini kurmaya çalışarak şunları söyler: “Anlamlı
bir iş nedir? Yaptığınız işin anlamlı olmasını dilerken
istediğimiz şey, başkalarının mutluluğunu arttırma şansından,
dünyanın bilgi, verim, sağlık, bilgelik ya da güzellik
hazinesine ne denli sınırlı olursa olsun, bir katkıda
bulunmayı başardığımızı hissetmekten başka bir şey değildir ve
bu arayış, zenginlik ve statü kazanma yönündeki, daha çok
bilinen ve herkesçe tanımlanan dürtülerin yanı sıra, bizim
yapımızın doğuştan gelen ve kolay kolay yok olmayan bir
parçasıdır.”
Anlam arayınca hapis yattığınız zaman da bulursunuz, rezil bir
savaşta adam öldürürken de. Anlam dediğiniz vakit
bahsettiğiniz olguya içkin olmayan her şeyi onun içine
sokabilir, tekmeleyip yıkamadığınız her sistemi anlamlı hale
getirebilirsiniz. Acı çekiyorsanız ama anlamlıysa sorun
yoktur. Çalışmak tekelci sermayedarların ceplerini doldururken
hangi türden bir bilgi, verim ya da bilgelik üretmiştir
anlamamız mümkün değilken, ortalığa başka inciler de saçılıyor
Botton’un sözlerinden. Avrupalı burjuvanın evlilikte aşkın
mümkün olabileceğini keşfetmesi, çalışmaya karşı alınan
tutumdaki evrimle paralelmiş ve yapılan işten zevk almak
mümkün olabildiği gibi evlilikte romantizm de olabilirmiş. Hem
iş yaşamı hiç ummadığımız kısa aşk maceraları ve erotik drama
ile de dolu olabilirmiş.
Bir kez daha fark ettik ki, en iyi ve en son silah her zaman
romantizmdir. Çalışma ile aşk arasındaki ilişkiyi ne kadar
bayağı bir şekilde kurduğunuz önemli değildir, romantizm işe
yarar. İşyerlerimiz Amsterdam’ın sokakları gibiymiş de biz
fark etmemişiz. Bu garip fikirlerin bizim açımızdan tek bir
açıklaması olabilir: Evlilikte romantizmi keşfetmek için
yüzyıllar boyunca bekleyen adamlar, emekçilerin üstüne
bankerleriyle, reklamcılarıyla yetinmeyip iş yerinde seks
hayalleri satan filozoflarla saldıranlar kadar kaba değil!
Filozofik tembellik
Baştan söyledik; tembelliğin kuralları, hiyerarşisi yoktur ve
olmamalıdır. Her kişinin kendi tembelliğinden öğrenecekleri
farklıdır ve kendisi için o ölçüde değerlidir. Yine de bazı
tembeller vardır ki, onların ışığından, tecrübelerinden
faydalanmak tembellik konusunda, elimizdeki azıcık hayatı
değerlendirmek konusunda katkılar sağlayacaktır.
Christopher Morley 1920 tarihli “Tembellik Üzerine” başlıklı
makalesinde “filozofik tembellik” kavramını ortaya atmıştı.
Bu, tecrübenin dikkatli bir analizinden temel alan türden bir
tembelliktir. Kazanılmış tembellik şeklinde de tanımladığı bu
durum doğuştan tembellikten farklı olarak hayatın inatçı
yapısından sökülerek elde edilmiştir. Bu noktada yetkin
düzeyde tembellik, sadece gözlerimizi ve kulaklarımızı açarak
dış dünyanın içeriye akmasına izin vermemizi değil, kırıp
dışına çıktığımız, yaşamımızın bütünlüğünü bozan döngünün de
farkına varmamızı içerir.
Her macerası hayatın nasıl bizden çalındığını anlatan
Bezgin’in tembelliği de böyle filozofik bir nitelik taşır.
Yine tarihi tembeller arasına girmiş Oblomov’un hiççiliğinden,
Aylak Adam’ın nevrotik sancılarından veya Büyük Lebowski’nin
sığlığından uzakta, çok daha yetkin noktalara varır. Bezgin
Bekir hayatını kimsenin tutkularına alet etmez. Onun ne
yapmadığına bakınca anlarsınız ki, dinginliği çok uzun
sorgulamaların, engin tecrübelerin eseridir. Etrafında
şaşkınlık içinde devinen kahramanlar Bezgin’in tadını
çıkardığı yaşamın ancak kokusunu alabilirler. Lafargue “Ey
tembellik, uzun süren sefilliğimize acı! Ey sanatların ve
soylu erdemlerin anası tembellik, insan kaygılarına merhem
ol!” diyerek sesleniyordu. Biz de eğer rehavet çökmez de
derslere devam edebilirsek Lafargue’ın özlemini duyduğu
tembelliği Bezgin Bekir’den daha iyi öğreneceğiz.
.
<< geri
|