|
Bayramın Dili, Bayramın Dini
Kutlamaya çalıştığımız
sonuncu 1 Mayıs Bayramı’nda acil servise gelebilenlerin
kafalarını dikerken dışarıda bayramın nasıl geçtiği konusunda
ciddi endişeler edinmiştim. Katılım konusunda sıkıntı
yaşanmadığı açıktı ve görebildiğim kadarıyla işçisiyle,
polisiyle toplumun değişik kesimleri iştirak ediyordu bayrama.
Belli ki herkes tarafından farklı algılanması “bayramı
kutlama tarzı” konusunda farklılıklar ortaya çıkarıyor ve
bir şekilde çatışma meydana geliyordu.
Deliliğin ne olduğunu merak eden varsa bu durum yeterince
açıklayıcı olabilir. İnsanların bir bayram yüzüne kavga
edebildiklerini aklımız almıyor bir türlü. Aynı bayrama farklı
isimler veren iki kişinin tartışması da normal olamaz bizce.
Yeryüzünde insanların birbirine düşmesine yol açabilecek en
son olay bayramdır. Ya da bu dünya henüz çıldırmamışsa öyle
olmalı.
Biz bayramların hepsini seviyoruz. İstiyoruz ki, bütün
bayramlar bizim de olsun. Yalnız kalıp kendi dünyamızda
kimsenin mutluluğunu kıskanmak zorunda kalmayalım. Aksine
paylaşalım heyecanlarını. Dünyanın öbür ucunda bir bayram olsa
biz de kutlayalım.
Bizim hırsımız bütün insanlarla birlik olmaya yönelik çünkü.
Başka beklentimiz yok bu kahpe hayattan. Ve şimdi yine en çok
sevdiklerimizden “Ramazan-Şeker Bayramı” geldi.
Mutlu olmak için zaten yeterince sebep bulamıyoruz. Bayramlar
da yılda bir dönüp, ancak geliyor. Ne güzel! Bayram lan,
kutlayın işte manyak mısınız?
Mutluluk ve şımarma
ihtiyacı
Mutluluk, öfke, nefret gibi net bir duygu değil. Üstünde
bulunduğu kaygan zemin sevinç, neşe gibi uçucu öğeler
içeriyor. O yüzden yeterli katılığa ve güvenilirliğe sahip
değil mutluluk. Diğer duygulardan farklı olarak, mutlu olmak
için hep çok sıkı sebeplere ihtiyacımız var. Mutlu olacağımız
varsa bile bahaneler arıyor, mutluluğu belirgin hale getirmeye
çalışıyoruz.
İddia ediyoruz, en zeki insanlar bayramları icat edenlerdir.
Ağırbaşlı olmayı marifet zanneden insanların inadına, son
derece müşkülpesent olan “mutluluk” ancak böyle
kurnazca bir buluşla hayata dâhil edilebilir. Ve böyle bir
ihtiyaçla yüzyıllarca kutlandı bayramlar. Gülmek ve güldürmek,
eğlenmek sorun çözücüydü çünkü. Birlikte, aynı coşkuyu
taşıyan, gülümsemesi suratından düşmeyen insanlar her şeyi
konuşabilir, her sorunun üstesinden gelebilirlerdi.
İnsan doğuştan bilir eğlenmeyi. Bir çocuğu hiç
yönlendirmeseniz bile eğlenmenin yolunu bulur. Birçok
kuramcıya göre şiir, dans gibi sanatlar insanların doğasında
var olan eğlence ritüellerinden doğar. Dramatize etme
davranışı, melankoli ve ciddiyet ise daha sonradan öğrenilerek
eklenir insan davranışlarına.
Bayramları kuran atalarımız bütün bunları düşünmüş olmalılar;
düğünlerle, şenliklerle kendimizi şımartmamız gerekir. Bizim
bu konudaki ısrarımıza kulak asmayanların kuru hayatlarından
ise, yine sadece kendileri sorumlu olacaklardır. Lorca’nın
dediği gibi: “İguana düş görmeyenleri ısırır.”
Bizim Ritüellerimiz,
bizim bayramlarımız
Dinî inançların tören ve kurallarına
"rit" denir. Başka bir ifade ile "rit", dinî tören ve
tapınmanın şeklidir. Tapınma ile ilgili davranışlara ve dinî
törenlerde kullanılan nesnelere de "ritüel" adı
verilir. Bu davranışlar insanda heyecan yaratır; nesnelerin de
uğur getireceğine inanılır (Read 1981:180,65).
“Ritüel” kavramı daha sonra bütün
törensel etkinlikleri tanımlamak için kullanılır hale
gelmiştir. O yüzden, törensel etkinliklerle kutlanan günler
olarak bayramları ritüeller olarak ele alabiliriz.
Ritüel kapsamında düşünebileceğimiz bütün ayinler, şenlikler,
bayramlar ve düğünler toplum yaşamında önemli bir yere
sahiptir. Bayramlar, bunların içinde topluma beraberlik
duygusunu en fazla geliştiren mayayı kattığı için daha da
önemlidir.
Bayramların önemini ilk
olarak vurgulayan Emile Durkheim’a göre ritüel, bireyi
toplumda yaşamak için toplumun gerektirdiği düzen bağının
sıkılığına, acı çekmeye hazırlar, bu yolda onu eğitir.
Toplumsal bağları güçlendirir, toplumu canlı tutar ve
törelerin kökleşmesini sağlar. Özellikle toplumun bunalımlı
dönemlerinde, kişilerin coşku ve duygularını bir arada dile
getirmelerine olanak tanıyarak bozulan dengeyi düzeltir.
Ritüeller de katılanları kışkırtır, korur ve yeniden yaratır.
Bu topraklarda yaşamış olan bütün halklar, binlerce yıldır
aralarında paylaştıkları, çoğu zaman başka isimlerle de anılan
bayramları kutlamışlar, bu bayramlarla hem kardeşçe bir kültür
oluşturmuş, hem de eski mitleri günümüze kadar taşımışlardır.
Hıdrellez ve Nevruz baharın gelişini müjdeleyen
mevsim bayramları olarak Balkanlar’da, Mezopotamya, Orta ve
Yakın Asya ile Anadolu’da eskiden beri şenliklerle
kutlanmışlar, halklar arasında da birleştirici olmuşlardır.
Sümerler’den,
Hititler’e; Türkler’den Zerdüşti’lere;
Kürtler’den Yunanlılar’a kadar hepimiz
kutlamışızdır bu bayramları.
Bunların dışında çiğdem, betnem, gündönümü, koç katımı, davar
yüzü, ekinci, meyveci ve bağcı bayramları ile göç bayramları
da anılabilir.
Kaşgarlı’ya göre,
“bayram eğlenme, gülme ve sevinme günüdür.” Biz, bu
toprakların çocukları olarak nice bayrama sahip olmuş,
nicesini paylaşmışızdır. Biz bunu atalarımızdan devralmışız.
Bayram kutlamak da en çok bize yakışır, sevinmek de gülmek
de..
Oruç Bozma Bayramı
Hicretin ikinci yılından
sonra kutlanmaya başlanan “Iydi Saidi Fıtr” yani
“mutlu, uğurlu mübarek oruç bozma bayramı” Ana Britannica’nın
aktardığına göre, Kurban Bayramı ile birlikte, Arapların daha
önce oyun ve eğlencelerle kutladığı iki bayrama son verilerek
onların yerine getirilmiştir. Bu nedenle İslamın geleneksel
yorumu bu bayramlarda oyun ve eğlenceler düzenlenmesine
özellikle karşı çıkar. Yani dini bayramların kutlanma tarzı
daha çok ilahi yükümlülüklerin yerine getirilmesi ve yapılan
geçirilen ibadet ayının duyumsanması şeklindedir.
Nitekim oruç ibadetinin
taşıdığı önem şu hadisle çok güzel belirtilmiştir: “Oruç
tutan nice insan vardır ki, kârları sadece açlık ve susuzluk
çekmektir. Oruç insanı her türlü kötülükten koruyan kalkandır.
Sakın oruçlu iken kötü söz söylemeyin, biri size sataşacak
olursa ben oruçluyum, deyin” (Buhari, Savm, 2)
Ancak, geçirdiğimiz
Ramazan Ayı’nda İslam’ın buyurduğunun tam tersi örneklere
şahit olduk. “Şerefsizlik” tartışmaları arasında, kötü
söz sarf edenlerin adına utanç duyduk.
Ramazan bayramının iki
zorunlu gereği vardır. Birincisi bayram namazıdır. İkincisi
ise fitre olarak bilinen fıtır sadakasıdır. Ramazan’da verilen
zekât ve fitreyi inanan herkesin büyük bir istekle verdiğinden
eminiz. Şimdiye kadar tanık olduğumuz her yardım ve sadaka
bizim de ruhumuzun yücelmesini sağladı. Bütün o güzel
insanlara selam olsun.
Ama maalesef İslam’ın en
güzel uygulamalarından, yardımlaşmayı, sosyal adaleti sağlayan
bu ibadetin kötü yönde kullanıldığını öğrendik. Oysa başka bir
hadis şöyle diyordu: “Kim yalan söylemeyi ve yalanla
iş yapmayı bırakmazsa, Allah o kimsenin yemesini, içmesini
bırakmasına değer vermez.” (Riyazu’s-Salihin 2/502)
Maalesef çok yara
aldığımız bir bayram oldu. Oysa açlıktan geri dönülebilirliğin
tadının çıkarıldığı bir ay olmanın ötesinde olmalıydı Ramazan
Ayı.
<< geri
|